- Bir kitap, 19 yy Fransız dönemini anlamak için çeşitli materyaller ile ilgili sistemli derlemelerden oluşur = Walter Benjamin-The Arcades Project
- Ve başka bir kitap için ilham olur > Barbrook, The Class of The New
Barbrook, bu kitabında yeni sosyal sınıfların tarih boyunca hangi terimlerle anıldığının anlamaya çabalar. Bunun için başvurduğu yol basittir: Onlarca terimi yaratıcılarıyla birlikte kronolojik olarak sıralar, ve ilgili terimin yaratıcının eserlerinde en iyi özetlediğini düşündüğü paragrafları tek tek alıntılar.
Misal
- The Philosophers – Adam Smith (1776) ve alıntıları
- The Scientific Managers – Frederick Winslow Taylor (1911) ve alıntıları
- The Knowledge Workers – Peter Drucker (1966) ve alıntıları
- The New Petty-Bourgeoisie – Nicos Poulantzas (1974) ve alıntıları
- The Creative Class – Richard Florida (2002) ve alıntıları
Bu sayede bu terimlerle ilgili kafamızda daha derin ve bütünsel bir algı oluşturmaya çabalar. Bu kitap ya da Benjamin’in çalışması alıntılarla ilgili ilk çalışmalardan değil elbette. Ama alıntıların öneminin altını çizmesi açısından güzel iki kaynak. Halbuki alıntı kavram olarak epey köklü bir tarihe sahip. ‘Devlerin Omuzunda Yüksel’ temel düsturuyla çalışan ideal alıntı, hemen hemen bilginin kavram olarak ortaya çıktığı andan itibaren var oldu ve kendini, sözlü kültürde başka, Antik Yunan’da başka, Orta Çağ’da başka, edebiyatta başka ya da 21.yy iletişim dünyasında başka şekillerde kullandırttı. Bazen düşünürlerin kitapları içinde, fikirleri besleyecek ya da desteklemek için daha ünlü düşünürlerin sözleri halinde, bazen romanların bölüm başlarına bir renk katması umuduyla alakalı-alakasız iliştirilerek. Akademide yılı, sayfası, yayınevi detayıyla birlikte kullanılırken, halk arasında ‘falanca şunu demiş’ tarzı fiskos kılıfında. Muhtemel ki alıntılar en yoğun ve başı boş şekilde, post-modern dünyada bireyin kendini ifade etme kanallarında kullanıldı. Ya da paylaşıldı, retweet’lendı, beğendildi, gönderildi.
Ama eskilerden farklı bir şekilde.
Kişinin kendi fikrinden, yazısından, duygusundan olabildiğince muaf halde. Risk almadan, zorlanmadan, gönül rahatlığı ile kullanıldı. Ancak bir bütün içinde değil, tekil olarak. Ucuz bir maske gibi, ya da arkasına sığınılan bir Dev gibi.
Facebook, Twitter, Blog gibi kanallar alıntılarla (şiir, özlü söz, kült kitaplardan cümleler, filmlerden replikler, haberden metin vb) dolmaya başlarken, kişi ‘Devlerin Omzuyla gizlenmeye’ başladı. Alıntılar, evvel zamanlarda üretimi tatlandıran, besleyen ya da çeşitlendiren bir araç iken, şimdiki zamanda üretimin kendisi haline gelmeye başladı. Kişinin kendi içsel emeğinden bağımsız, ama kişi vesilesiyle olan dolaylı bir üretim. Yani tüketim.
Velhasıl, insanlar alıntıları tüketerek üretir gibi gözükmeye başladılar bu camialarda. Bir başka deyişle, kendilerini arkasına saklayacakları ve ‘itibarından’ yararlanacakları entelektüel giysiler giymeye başladılar. Alıntılar, markalaştı. Çünkü Dev’ler markalaştırıldı. İnsanlar da, içsel sermayeleri yettiğince bunlardan birer ikişler seçip, ‘göstermeye’ başladılar. Sonrası malum: Beğenilme, ve yeniden paylaşma, yeniden gösterme, istatistik ve türevleri.
Neticede ‘Devlerin Arkasına Saklan’ da sıkışıp kalındı Hepimiz kaldık daha doğrusu. Fikir üretmek zorlaştı, bilgi belirsizleşti, kendimizi sıradan hissedişimiz o kadar arttı ki, sıradan olmadığı kabul edilen insanların (markaların) cümleleri içine sığınmak zorunda kaldık. Seçerek kimlik inşası çağında, alıntıları da seçtik. Kimliğimizi oluşturmak için özenle seçtik hemde. Görevimiz, alıntı tüketmek, seçmek ve bunlardan bir kolaj olarak kendimizi yaratmak oldu. Entel kendimizi, kültürel kendimizi, zihnimizi, duygularımızı, yansımalarımızı. Şiirler alıntılandı, ama yazılmadı. Yazıldıysa, paylaşıl(a)madı. Çünkü, bizimkiler basitti. Sıradandı. Dev’leşmemişti. Ekran görüntüleri ile, telefonlardan çekilen fotoğraflarla kitaplardan alıntılar paylaşıldı. Ama bir kitap, bir film, bir Dev’den paylaşılan alıntılar sayesinde fikir üretmek beri dursun, onlara kendimize ait bir cümle dahi eklenemedi. Ya da buna cüret edilmedi, bu düşünülmedi, düşünülmek istenmedi, bizden beklenmedi, ya da en muhimi gerekmedi.
Belki de en büyük sorun, modern zamanlarl(d)a üstten alta indiği iddia edilen bilginin, alt denilen o tabakalar tarafından nasıl kullanılacağının bilinememesinden kaynaklandı. Misal, fularlı bir entel, okuduğu kitabın ondaki yansımalarını Parisyen ya da 3.kuşak bır cafede diğer fularlılarla tartışabilirken; akademisyen bunların kuramsal bütünlüğünü derste anlatıp, makalesinde paylaşabilirken; Aydın, gazetedeki köşesinde yazısını tatlandırmak için alıntıları bir krema gibi kullanabilirken, özetle alıntıların alışılagelmiş kullanımını devam ettirebilirken, bizim orta sınıf, alt sınıf ya da artık bilgiye erişen ama ona alışamayan sınıf ne yapması gerektiğini bilemedi. Ama bilmesi gerekiyordu (en azından bilir gibi ‘gözükmesi’), çünkü artık ‘liberal’, ‘özgür’, ‘eşitlikçi’ bir dünyada idik. Neleri eksikti? Ya da neyimiz eksikti? Biz de Devler’i tanıyabiliyorduk, biz de omuzlarını, sırtlarını kavrayabiliyorduk. Tek bir sıkıntı vardı ki, yükselemiyorduk. Çünkü kim olduğumuzu bilemediğimiz ama kim olabileceğimizi kim-likler sayesinde ürettiğimiz bir dünyada başlı başlına bir yığındık. Kendini özel hissetmeye çalışan, bunu bir şekilde de ispatlaması gereken, ama mümkünse çok da bir şey yapması gerekmeyen bir yığın. Modern dünyanın papazları olan sosyal ağlardaki her alıntı paylaşımı, günlük günah çıkarma ritueline dönüşürken, bizler butona her dokunuşumuzda daha da kendimizi rahatlamış, zihinsel ve duygusal düzeyimizi de alıntılarımızın içeriği ile ispatlamış, ve en önemlisi ‘uyumadığımızı’, yaşadığımızı, farklı olduğumuzu ispatlamış oluyorduk. Özünde yapmamız gereken, fikirlerimize alıntıları eklemlemek iken, alıntılara tek tük fikir eklemiş oluyorduk böylece. Da ne olduk, nasıl olduk, ya da olduk mu… Burası muamma işte. Yıne de, alıntıları üreterek tükendiğimiz değil, onları tüketerek üretebilmeyi öğrenebildiğimiz yakın gelecek umuduyla.
“…”
