..

Homo Basicus

Homo sapiens malumdur hepimizi kapsayan bir terim. Toplumlar da  üç aşağı beş yukarı onca zaman boyunca bu terimin kapsayıcılığına göre şekillendi. Yani çoğul olarak: Biz, Siz, Onlar şeklinde. Halbuki modern zamanlarda bu kadim terim parçalanarak yerini birey’e bıraktı.

Beyindeki nöron ağları gibi bütünsel bir anlam ile işlev gören homo sapines dünyasında, nöronlar bu ağa isyan ederek tek yapılık iktidarlarını kurdular. Ya da kurmaları uygun görüldü. Artık hepsi bir ‘beyin’ kadar önemli, hatta bilakis beyin’diler. Haliyle birey başına düşen ‘anlam’ ağırlığı o kadar arttı ve bu ağırlık o kadar baskıcı bir hale geldi ki, bu bireysel özgürlük devriminde gözle görülür çatlaklar oluşmaya başladı.

Entelektüel tabakalarda eski tarafından yapılan her şey reddedilmeye başlandı. Klasik sanat, edebiyat, bilim, aile yapısı, ilişkiler, felsefe..Öyle bir reddediş ki bu, geçmiş neyse, ben o değilim ‘e kadar gitti. Bu sebeple 19yy sonlarından başlayarak günümüzde kadar gelen hemen her tür sanat ve düşünce akımı bir tür absürtlük, kaos ve kopuş içerdi. İnsanı bir varlık olarak gören eski felsefi düşünce bile eleştirildi. Varoluşçuluk ile bu bunalım 1940′ lardan itibaren had safhaya çıktı. Sartre (bu akımın mimarlarından), Bulantı romanında  Antoine Roquentin’a  deniz üstünde aş sektirirken varlığı öyle hiçleştirdi ki, okurken ‘of’ çektik hepimiz. Hiçlik ama boşluk değil’e ikna olmak kolay değildi azar.

Halkın çoğunda ise ‘birey’ algısı, ‘fırsat eşitliği’ maskesi altında devlet ve kapitalizm tarafından hep umut pompası ile devam etti. Tabi ki, halk ve  onun artık olabildiğince özgür bireyleri entelektüeller kadar sarsak ve başıboş değildi. Birey, var oluş seviyesine indirilmedi. Aile kavramı, millet sevdası, gelenek gibi üst-bağlar bir tür güvenlik sibobu olarak devam ettirildi. Yine de bireysel düzeyde, sınıf atlayabilme’ler, tüketim ile istediğin olabilme’ ler, nazar etme n’olur çalış senin de olur’lar yayıldıkça yayıldı her tabakaya. Devlet eliyle herkese ücretsiz eğitim sunuldu, yetkinliğe dayalı iş dünyası merdivenleri inşa edildi, bu da olmadı girişimcilikle zengin olan (üstelik üniversiteyi de  çoğu yarıda bırakmış) insanlar hep motivasyon havucu olarak gösterildi.

Çünkü birey, tek ve en önemli idi. İsterse her şeyi yapardı, yapamıyorsa zaten istemiyor demekti. Tanımlanmış bir yukarı vardı, ve ilerleme hep o yukarıya doğru olmalıydı. Daha kelimesi ile başlamalıydı geçmiş hayat özeti.  Bireyin yeni işi eskisinden  daha iyi olmalıydı misal, daha çok parası olmalıydı bankada, yeni evlendiği eşi eskisinden daha güzel olmalıydı, gittiği mekanlar daha statülü, oturduğu ev daha lüks, giydiği ceket daha ‘kaliteli’ olmalıydı. Bireysel hayat performansı bir reality show gibi puanlardan oluşurken, sanal hesaptaki daha’ lar  arttıkça sınıf atlanıyordu. Dahası medyada, politikada, edebiyatta, sanatta, bilimde, tarihte bize daha’ları hayli kabarık ‘kahramanlardan’ oluşan bir ‘idealler’ dünyası sunuluyordu. Olunması gerekenler. Ve şüphe yok ki, bir birey olarak hayalimiz ve idealimiz o dünyaya ait olmak olmalıydı. Olamıyorsak (bunca devrime, eşitliğe, fırsata rağmen), başarısızdık.

Halbuki insan, bütün olduğunda (beyin, nöronsal ağlar) var olan anlamından muaf kılındığında, olabildiğince zayıf, basit  ve kırılgandı.Tek başına (yani birey olarak) başıboş bir nöron kadar anlamsızdı. İnsanın kahraman olması, bir nöronun çıkıp ben hepinizden daha iyiyim, tüm ‘hatırlama’ benim sayemde oluyor, bu yüzden hepiniz beni hatırlayacaksınız  demesi kadar ironik ve saçmaydı. Ama olan oldu ve tarih, klasiktir, bizi nasıl şekillendirmek istiyorlarsa o amaca uygun olarak yazıldı.Yeniden ve yeniden. Öyle ki,  salt kahramanlardan ve onların yarattığı dönemlerden oluşan bir tarihti bu. Bireysel başarıların bütün’den daha anlamlı olduğunu altını çize çize vurgulayan bir tarih. Hatta bireysel başarıların tarihin akışını değiştirdiğine inanılan tarih. Bazı insanları bazı insanlardan daha üstün olarak yaratan bir tarih. Bize bunu inandıran bir tarih. Bize ideal kalıpları çizen ve onlara girmemiz için bir deney faresi gibi kendimizle uğraşmamıza sebep olan bir tarih.

Neticede  bireysel devrim, kişiyi  basitliğine, sıradanlığına (ama anlamsızlığına değil)  sahip çıkmak yerine, bilakis, bunlarla savaşmaya itti. Sonuç, kendini önemli hissetmeye çabalayan  bireylerin  ego dramalarında patlamalar ve ideolojilerle beyni yıkanan bireylerle oluşan travmalar. Hepsi, kendini biraz daha önemli hissetme, kendini birey olarak anlamlandırma, aslında ancak bütün olarak işlevli olabileceğimiz gerçeğinden olabildiğince saklanmak içindi.

Haliyle ilişkiler çarpıklaştı, iletişim ego yarışı üzerine, aşk dram romanları kıvamında, arkadaşlık bağları bireysel pohpohlama piyeslerine dönüştü. Öte yandan, kurumlarda liderlik dersleri, siyasette dikta mücadeleleri, her şey benim olsun yozlaşmaları, bir ideoloji içinde eriyen benliğini ‘ama benim adım baki kalacak’ umudu ile kandıran birey militanları türedi.

Belki bir nebze, basitliğin tadını çıkarmayı öğrenebilsek, ve anlamın bütünlüğünü tamamlamasına izin verebilsek, bu kişi başına düşen baskı azalacak, hem biz kendi, hem de beynimiz huzurlu olabilecek. Kendimizi küçük dolduruşlarla kendimize karşı isyana sürükleyen bu farkındasızlığın, dengesizlikten başka bir şey getirmeyeceğini anlamak belki de beyin içinde vuku bulabilecek en büyük devrim olsa gerek.

O halde, her nörona sağlık, beynin içindeki bu isimsiz ama nöron sayısınca olan kahramanlara selamet dilerim. Nihayetinde beyin bedava iken homo basicus’un öz bilincinden kopmuş nöron devrimlerinin bize maliyeti, hem bireysel  hem toplumsal olarak hayli pahalı. Ara ara bu matematiği düşünmeden edemiyor insan.