Maçka Parkı, Gümüş suyu ve Taksim.
İnsan hayatının güzel zamanları, bir şekilde bazı mekanlarla ve özel insanlarla tarihlenir. Benim de kişisel tarihimde bu üçlünün yeri büyüktür. Yukarıda sosyal medyada popüler hale gelen videoyu izlerken evvelinde ben de geçmişe gittim bir an. Muhtemelen çoğumuz izlemiştir videoyu: Parkta keyif içinde gitar çalan gençler var ekranda. Cumartesi günü, güzel bir Beşiktaş maçı ertesi, ruh rahatlatan melodiler. Sonrası patlama, ses ve korku. Kanka eve gidelim, siktir et eve gidelim ile biten bir güzellik. Şimdi, işin ‘Sorumlu’ mercileri aynı sessiz bayağılıkta, konuştukları zaman ise senden benden daha çok şey bilmediklerini açığa çıkartıyorlar. En azından öyle gözüküyorlar. Halk şehitlere rahmet, teröre lanet düzeyinde; medya, canlı yayında tiyatro sunuyor, sosyal medya desen çorba, biraz daha düşünenler ise bu olayları başka olaylara bağlamaya çabalıyor. Terörün boktanlığı, günün tadını tuzunu elden alıyor. Resmi mercilerde yer alanların sığlığı ise günün tüm iştahını kesiyor. İnsanı çaresizliğe sürükleyen yeni bir film çekilirken, İstanbul’da yaşayanlar kabuklarına sığınıyor. Uzaktakiler ise bir karamsarlık içinde, biliyorlar ki sadece Türkiye değil, dünya genel bir lanet içinde.
..
Çocukluklarını, Soğuk Savaş sonrasının ilk rahatlama yıllarında geçiren bizler için dünya biraz Şirinler köyü gibiydi haliyle. Büyükler, ya savaş görmüş, ya kriz, ya darbe, ya sıkıntı. Biz ise, Şirin Baba’nın müritleri kıvamında dolaşmışız yıllarca. Teknoloji çocukluğumuzu iyiden iyiye tatlı hale getirirken, tetrisler, sanal bebekler, internet, bilgisayar, walkmanler ve türevleri ile donatılmış tatlı küçük tatil köyümüz.
Derken 2001 yılındaki İkiz Kuleler patlamasıyla, gençliğe girişimiz yeni bir tür Savaş ile kutlandı. Sonrası malum zaten, 2008 ekonomik krizi, Orta Doğu’daki karışıklıklar, Türkiye’deki malumatlar. Bir kaç yıllık sanrısal bir rahatlamanın ardından, tıpkı 68kuşağı’nın yanılsaması gibi, gerçeğe dönüş yaşandı. Şimdi büyükbabalarımız, annelerimiz ile aynı tarih akışına geçiş yapmış bulunmaktayız. 80ler ve 90ların altın çocukları olan bizler, Şirinler Köyü’ne ait tüm bu değer ve güzelliklerimizde bir devaulasyona girmiş halde, karamsarlar grubuna girmiş durumdayız.
Video’daki üç delikanlı da bizden.
Tüm o tatlı hayat, bir anda ‘kanka eve gidelim, siktir et eve gidelim’ gerçeğine dönüşüyor .Üzücü, çünkü artık büyüdük. Dünyanın pembemsi hali sona erdi. Türkiye’de yaşıyor olmak bu pembeyi kırmızı gibi çok net bir şekilde gösterse de, dünyada yaşıyor olmak hep aynı acımasızlığı yaşatıyor. Mikro düzeyde, kendimizce mutlu olmayı öğrenebiliyoruz. Ancak olan bitene (hatta zamanda da ileri geri gidebiliriz) makro düzeyde baktığımızda, mutluluk hazin bir hayal ancak. Özellikle şimdiki çağda, km’lerce ötedeki bir patlama evinin yakınında patlamış hissi yaratabiliyorsa. Bilgi bu kadar hızlı yayılırken. Ne yazık ki artık eskiden olduğu gibi mikro ve makro arasındaki aralık küçük değil. Kafamızı kuma gömüp yaşamadığımız müddetçe, dünyada olup biten kişisel mutluluğumuza darbeler indirebiliyor.
Malumdur, dünya barışı için umut bireysel hayalleri ideolojik hale getirmekten başka bir şey değil. Ancak kişi başına düşen bazı görevlerimiz olduğu doğru. Misal batan geminin malları bunlar deyip ruhsal obezliğe girmek, ya da bu gemi batıyor deyip panik ve korku içinde kaçacak yer aramak (yurt dışı misal) saçma. Muhakkak ki gemibaz bir insan olmak da mantıklı değil. Yani milliyeti yaşamımızın merkezine oturtmak, dünya tarihini pek de anlayamamaktan kaynaklanıyor olsa gerek. Yine de, var olan bir gerçek varsa, gelecekten sorumlu olduğumuzdur. Kahramanlık hayali içinde olmadan, vatanı kurtarma ideolojileri kurmadan, eylemlerimizin bir bütün içinde anlam ifade edeceğini bilmemiz gerekiyor. Hele hele zamanı kavrayabilen insanlar için bu eylemler daha bilinçli, daha anlamlı oluyor. Milyonlarca kendini geliştiren, araştıran, eylemi seven, güzellik ile yaşayan ve yaşatan insan var. Hep olacak. O insanlar, kendi bireysel rahatları ile kahraman olma hayalleri arasında bir denge kurabilirlerse, işte o zaman zannediyorum ki, kişisel bazda gemibaz olmadan da gemi yola sağlıklı bir şekilde devam edebilir.
Velhasıl, koca bir insanat yığınının içinde, elimizden geleni yapmakla mükellefiz. Ne olursa olsun, sonuçlarını görelim ya da görmeyelim. Yarın bir gün yakında doğacak yeğenin karşına çıkıp hesap sorduğunda utanmamak için, kaçıp gittiğin gemi giderek batarken vicdan azabı ile kıvranmamak için, ruhsal obezite içinde ‘kazançlı’ ama kendine saygı konusunda anoreksi kalmamak için. Yapmak zorundayız, susmak ya da kaçmak değil.
Belki de Yaşar Kemal’in aşağıdaki sözündeki ‘O iyi insanlar‘ dan biri olmamak, demiri bunca tunca, insanı bu piçlere bırakmamak için..
O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık
(Yaşar Kemal)
