..

Arafta bir klişe: Aşk ve Aile

İnsan ilişkide olan bir hayvan olarak anlamlı.

İletişimde, sosyal ya da ‘biz’ olabilen bir hayvan olarak. Bu yüzden var oluşundan itibaren insanat tarihinde birbiri ile kelimesi daima işlev gördü. Gördü görmesine ama, bu özelliği  insanın başına epey dert açtı. Çünkü zamanla insan-arası ilişkileri, kurumlara ve normlara dönüştüren sosyoekonomik yapılar gelişti. Ve ne hikmettir ki, bu kurum ve normlar dönemin siyasi ve ekonomik bağı ile hep at başı gitti.

Misal aile ve aşk.

Bu ikili içerik olarak sık sık feminengiller grubuna sokulsa da, kuramsal olarak epey eril kökenleriyle tarih boyunca oldukça etkili oldu. Günümüzde ikili ilişkilerin samimiyetini imgeleyen aile, tarih boyunca epey mekanik bir yapıda idi. Dahası Mülkiyet kelimesinin toplumsal hayatın merkezine oturmaya başladığı tarım devriminden beri mirasın, dölün, erilliğin turnusol kağıdı işlevi gördü.

Aile, sosyal evrimdeki bir ara basamak , bir araç olarak bizi birbirimize bağladı. Özellikle bilimsel bilginin pek de ortalarda olmadığı zamanlarda, toplumun en küçük yapı birimi olarak. Manipule edilmesi kolaydı çünkü, her aile bir dine ve ekonomik yapıya bağlı olarak şekilleniyor, insan da doğum itibarıyla  halihazırdaki bu yapının içine konuşlanıveriyordu. Doğuştan gelen networkler sistemi, toplumu irrasyonel kökenlere dayanarak da olsa insanlari birbirine bağlıyordu. Misal 16yy’da bir italya köyünde doğan kişi, kendini birey olarak değil, bir şehrin, bir dinin, bir ekonomik sınıfın (terzi, çiftçi, nalbant vb) parçası olarak görüyordu. Haliyle aile, irrasyonel bağları (sorgulanmayan ve bir temele dayanmayan ) ile rasyonel bir temel yaratıyordu. Kral tebaayı, şehir aileyi, aile de kendi içindeki mülkiyet ve erilliği devam ettiriyordu.

Biz,  haliyle romantik ve bireysel bir çağda yaşadığımızdan, aile ve aşkın bir yandan idealize edilmesini, bir yandan da ‘tek bir doğru‘dan (çekirdek aile ve ömür boyu sadık aşk) parçalanıp, bütünsel anlamını kaybetmesini kabullenemiyoruz. Ya da bu dağılma içinde bocalıyoruz. Malum aile kavramı, gerek dünya genelinde son yıllarda iyiden iyiye artan boşanma oranlarıyla, gerek bin bir türü ile kabul edilen alternatif bağlarla (açık ilişkiler, çok aşklı ilişkiler, homoseksüel ya da uzaktan ilişkiler gibi) dağılmaya başladı başlamasına ama; aşk, biraz da medyanın etkisiyle olacak hala ‘romansını’koruyor.

Halbuki tarihi yasak ilişkilere, metreslere, ulvileştirmelere (Dante- Beatrice geliyor akla ilk) dayanan, 18yy romantizm akımının etkisiyle de ateşlenerek, sanki var oluşumuzan beri hep bizleymiş gibi de hayatımıza sokulan aşk, günümüzde bireysellikle epey diresek teması içine girmesiyle tanınması iyice zor bir hale  geldi. Haliyle ‘iyi bir aşk’ yaşamanın yolları ile ilgili rehber kitaplar peydah oldu. Tıpkı psikoloji bilimi, tüketim ya da  karar alma ve seyahat özgürlükleri  gibi; aşk da , bireyselliğe alışmakta zorluk çeken homo sapiens’ın eline oyuncak olarak verildi.

Hani nasıl ki aile, bireyselliğe geçiş dönemindeki sosyal evrimimizde bir tampon bölge yaratarak bizi ‘mantığın yıkıcılığından’ koruduysa; aşk da benzer şekilde, bireyselliğin ilk yıkıcı şokunu atlamamızı sağlamak için sahnede bir süredir. Keza aşkın varlığı ile bireyselliğin anlamsızlığı argumanı ortadan kalkarken, birey iki kişilik bir biz içinde eriyip, özütü bulma sevdası ile yanıp tutuşuyor. Bir yandan rasyonaliteye tapılırken, bir yandan bunu yerle bir eden aşk’a methiyeler diziliyor. Bu açıdan, bireyselliği ve mantığı tanrı kılan endüstri devrimi ile aşkın bir arada doğmasının anlamı derin. Bunun gerek ekonomik kökenleri, gerek sosyal  kökenlerini irdeleyen çeşit çeşit açıklama yapılabilir muhakkak, ancak bu zamanlamanın bir tesadüf olmadığı da su götürmez bir gerçek.

Velhasıl, aile ve aşk kavramları kendi romantik özütlerinden öte, dönemin şartlarına göre işlev gören ve yapısı da şartlara göre değişen kurumlar olarak hayatımızda bir şekilde yer almaya devam edecek muhakkak. Dahasi Sosyal evrimimizi desteklemek için değişip dönüşerek. Et yemeye başlamamızla değişen sindirim sistemimiz gibi. Ancak bu tip fiziksel evrimlerde farklı olarak; sosyal evrimlerdeki kurumlar, insanın ‘sosyal hayvan’ özelliğini suistimal edecek; ve bunu,  kendilerini herkesin biat etmesi gereken rasyonel birer norm olarak  sunma yoluyla  yapacak . Halbuki muhakkak ki, insan, ilişkiler yumağı demek, ve bir  kedinin kendi yumağı ile oynaması gibi onunla  oyalanan, oynayan , arada bolca yaşayan ve nihayet bir sonu olan.

Neticede insan geriye bazen karmaşık, bazen renkli iplik ve ilmekler  bıraksa da, kendini aile ve aşk kavramlarını idealize ederek oluşturamayacak kadar rasyonel, ama bunu kaldıramayacak kadar irrasyonel şu an. Haliyle, şu an sosyal evrimin tam  ortasında, aşk ve aile kurumlarından oluşan bir araftayız

Bu yüzden, yaşadığımız bunca şey,  bunca ilişki biraz klişe, biraz da  araftaki biz işte.