Yazının en temel iletişim araçlarından biri olarak kullanıldığı çağdayız. Halbuki yazının doğası gereği iyi bir bir iletişim aracı olduğunu söylemek güç.
Sıradan bir günümüzü dolduran mailler, mesajlar, iletiler, bildirimler, bildirimlere cevaplar, cevaplara cevaplar. Hani insan sosyal bir hayvan ya, hani iletişime muhtaç ya, işte o iletişimin şekillendiği bu sonsuz bağlar, bağlar arasında durmak bitmeyen iletişimler. Her şey güzel, ama şöyle bir durup, yazılan onca şeye uzaktan ve zamandan muaf halde baksak. Kendimiz için de olabilir bu, genel olarak da olabilir. Ve düşünsek, yazı ve içeriklerini, bağlam ve anlamları. Ne görürüz?
Sanki insanat zihinsel bir komada, ama bir şekilde ona dokunuldukça ‘tepkimsi‘ler veriyor, ama tepkimeler yaratamıyor. Nasılsın, iyiyim ler arası bir türlü kayda değer şeylerle dolmuyor. Günlük paylaşımlar birbirinden kopuk ve tepkisel (ama tepkımesiz yani bir birbirini dönüşüme sokamaz halde) . Sadece uyuşuk ama refleksli beyinlerden bahsetmiyoruz, ayrıca bu beyinler korkak ve soluk bedenler tarafından taşınıyorlar. İnsanlar tuşlara dokunuyor, ama birbirine dokunamıyor.
Eleştirisi malum bir yapı. Ama suç ‘şimdi’nin değil. Suç bizzat yazının ya da bizim onu kullanım şeklimizin. Keza yazı iletişim araçlarının en kötülerinden biri. Üstelik sosyal evrimimiz içinde epey geç ortaya çıkmasıyla da şımarık ve bizden ne istediğini henüz bilmiyor. Hani millatan önce hesap kitap tutmak için çıkan yazıdan bahsetmiyorum. Senin kafandaki ve yaşamındaki ile benimkini ‘iletiştirmeye’ ve böylece ikimize bir şeylere iliştirmeye çabalayan yazıdan bahsediyorum. Misal antik dönem entelleri arası mektuplar, bazı düşünce kitapları ve o kitaplara karşı cevaplar bir nevi karşılıklı bir devinimde. Bir nevi. Çünkü yazmak var oluşu gereği olabildiğince tek başına bir eylem olarak, ister mektup ister kitaba cevap şeklinde olsun, bencilliğinden kurtulamıyor. Zamanı kendi çevresinde döndüren bir düşünür, elinde oyuncak olan harfler, alfabe ve kelimelerle oynanıp duruyor. Halbuki düşünürlerin kelimeleri yazı düzleminde oynaması gerektiği epey modern bir düş. Yazıya methiyeler dizen bir düş. Biraz doğru ama oldukça çarpık bir düş.
Neyse bizim düş-ünür yazısıyla oynasın dursun. Mevzu bahisteki amaç iletişimdi, hani başka bir insanla aramızda var olması istenen, beklenen, gereken iletişim. Amenna! Mektup yazmaca sürecinde zamanlar malum ayrık. Haliyle bu gerçeklik diyalog denilen şeyin özünü bozuyor. Ben oradayken sen burada değilsin, ben buradayken sen orada değilsin. Schrodinger kedisi misali, ama o kadar karmaşık değil. Varsayımsal uzaylarımızdan bir bukle alıp yazıyor, sonra uzay atıyoruz. Sonra karşımızdaki yazıyor, atıyor ve bilmem kaçta bir ihtimalle bu ikili ortak noktalar buluşuyor. Savruk ve serseriler, ama böyle de güzeller ve biz yazıyı bu haliyle de seviyoruz.
Halbuki yazmanın reddedilemez bir doğası var: Tek yönlü akış.
Zihnimizden, geçmişten, hayalden hıktan mıktan gelerek süzülen tek yönlü bir akış. Bolca içsel akış, döküş, rahatlama, aktarma. Neyse adı, ne kılıfa ve ada girerse girsin fark etmiyor. Adı bilim olur, şiir olur, deneme olur, roman olur, günlük olur mühim değil. İşte bu tek yönlü akış, iletişim teorilerinin ilk şartı olan iki yönlülüğü ihlal ediyor. Etsin, ne olacak?
Öyle oluyor ki, yazarak anlaşılamıyor. Belki başkasını yazılarından anlayabiliyoruz biraz biraz. Yazdıklarına güvenmek zorunda kalarak, hani soru soramadan ya da mimik okuyamadan bir anlama bu. Böylece tek yönlü bencil akışındaki duygu ve düşüncelerini bir film izler gibi okuyabiliyoruz: pasif ve yönetmen ne uygun gördüyse ona razı halde bir okuma bu. Ama onunla karşılıklı olamıyoruz. Tepkiyemiyoruz. Metafor olarak yazı film ise, sözlü iletişim tiyatro misali. .
Halbuki artık zamanımızın çoğu sözlü iletişim ile değil yazı ile geçiyor. Eylemle değil eylemsizlikle. Senle değil kendimle. Diyaloğun zenginleştirici özgürlüğü içinde değil, monoloğun yanıltkan kalıpları arasında. Sıradanlığı sık sık şu ya da bu kanalla empoze edilen dışarıda değil içeride. Özgün, birey ve önemli halimizle ve bu konularda girdiğimiz muammalardaki savaşlarımızı yaşadığımı içeride. Böylece sıradan bir günün büyük çoğunluğu sessiz harflerden oluşuyor.
Şimdi bu kadar laf ettik yazıya, ironiktir ki yazarak, bu demek değildir ki yazı yürürlükten kalksın, büyük dedelerimiz gibi sadece sesli kültürle yaşayalım. Bilakis en baştaki muhabbete dönüyor konu: yazının iyi bir iletişim aracı olmadığının farkına varmak. İletişimin sadece tepki vermekten ibaret olmadığını anlayarak. Anlam ve anlaşılmak için, tepki ve tepkimeler için yazı ve ses arasında denge kurarak. Karşımızdaki ile, kendimiz ile ve hayatla tepkimeye gireceğimiz tarzda bir iletişimi olumlayarak. Tüm hücrelerimizle. İçimizden biraz ‘dışarı’ çıkıp, sevdiğimiz biriyle muhabbet ederek misal. Hem tensel hem sözsel dokunarak. İlkel damarlarımızda binlerce yıldır akan sesin gücünden yararlanmak, gözün gözlemlerini tatmak, diğer varlığı hissetmek, sıcaklığını ve samimiyetinı. Gerçek her zaman beden gibi ses gibi maddi olan olmasa bile, iletişim aynı anda ve sadece iki kişiden açılıp, dünyaya dönüşen bir şey olduğunda, kendini gerçekliyor.
