..

Vincent ki delinin tekidir

Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan hayatımızın sorusu.

Bilim insanları da seviyor bu soruyu. Misal Andreasen, Yaratıcı Beyin  kitabında soruyor. Dahiler deli midir, yoksa deliler mi dahi olur? Ya da daha bilimsel ifadeyle, yaratıcı olmak ile dahi olmak arasındaki o ince çizgi psikolojik kökenli bir takım şeylerden mi geçiyor? Dahice bir şeyler üretmek için peygamber olup, kulağına ilham dolu şizofrenik şeyler üflenmesi mi gerekiyor?

Yine de bu fikirler yoktan var olmuyor tabii ki.Bugüne kadar adı şanı duyulmuş bin bir türlü insana baksak. Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Vincent van Gogh, John Berryman, Hart Crane, Mark Rothko, Diane Arbus, Anne Sexton,Kurt Vonnegut ve binlercesi, milyonlarcası. Hemen hemen hepsinin ne hayatları, ne ölümleri ne de yapıtları sıradan. Sıradan olmayan bir şey var, ama ne?

Elbette ki bu konu bir çok bilim insanın ilgisini epey süredir çekiyor. Araştırmaların biyo-psikolojik bıdı bıdılığı bir yana bırakırsak, sonuçlar genelde basit bir yere doğru evriliyor.Yaratıcı insan tam olarak IQ’su yüksek olan değil, süper düzenli ve saatlerce delice çalışan değil, ilhami başka diyarlardan alan bir deli ya da şizofren ya da bohemliği ile saltanat süren de değil. E o zaman, ne?

İşte bunun cevaplarından birini Lust for Life filminde Kirk Douglas’ın Vincent Van Gogh’u oynadığı ‘o anlarda‘ alabiliyoruz. Yaratıcı olan diğerlerinden farklı görebildiği için şartlar da elverdiğinde ya da kendisi ile yüzleşmekte korkusuz olduğunda dehalaşmaya evrilen kişi aynı zamanda.İster bilimde, ister iş dünyasında, ister sanatta, ister hayatın sıradan işlerinde. Herkesin kabul ettiği normları kurcaladığından,toplumun belirlediği yaşama uyup rahat etmektense o rahatın bizzat batışı ile eyleme geçen, bir şeyleri gözü kör olmuşcasına, zaman yokmuş veya hiç olmamışcasına merak edip, hissetmenin peşinden avcı adanmışlığı ile giden demek. Çoğumuzun sıradan gördüğü bir manzaradan, bir duygudan, bir denklemden, bir anıdan ya da andan onlar başka anlamlar çıkaran ve bunu ifade edecekleri en az bir kanal bulan. Bizi rahatsız eden demek, en basit haliyle. Ama kendisi de rahat duramayan.

Van Gogh (Douglas) da filmde böyle bir yitişin içinde, yalnızlığının ve içinden çıkamadığı parmak ve fırça ağrısı olan yaratma güdüsünün ortasında. Müthiş bir yalnızlık, her saniyesi ile ruhun beslendiği ve zehirlendiği bir yalnızlık. Bundan onu bir anlığına dahi kurtaracak  bir dostluğa tapınacak kadar (Gaugin) elzem bir yalnızlık. Gitmelere keskiler vuracak kadar gözü kör, kulağı sağır bir yalnızlık.

Ve nihayet o yalnızlık içindeki renkler. Başkasına kelimeler, sesler, harfler, yollar, duygular, hayaller.. Ama O’na renkler, doğanın buram buram içine doğduğu, kargaların ruhunu gagalarken tuvalin parçalandığı renkler. Kafasındakini parmağına emrettirecek kadar hazin ve haşin renkler. Dokunuşları ile çığır açacak, basitliği ile göz boyamadan ruh okşayacak renkler. Van Gogh’un renkleri, ve renkler içinde içre içre deliren dahiliği, ve o dahilik içinde kaçamadan özgürlüğüne, köşelere sinen kendiliği. Hiç bir yek yok ki yalnızlığından beriye kalanla oynayabilsin artık. Ve her geçen gün O’nu yalnızlaştıran görüntülerin, ruhunda ördüğü sanrılar ve acılar. Ta ki imkansız hale gelene kadar yaşam denilen sıradan şey. Göğüste ağır ağrı haline gelene kadar kurşun, beklenen renkler, sana itaat ettirmesiyle kendini.

Abisinin ve akrabalarının onca bağlantısı ile yaşamında hissedemediği ‘yüksek’ sanatın, yerine ruhunun içinde bir Mephisto gibi kendisini inşa etmesi. Van Gogh, Andreasen’ın ima ettiklerinden muhakkak. Saatlerce çalıştığı için başarılı olan değil, zekasıyla yeri göğü inlettiği için resmeden değil, Paris’in bohem sokaklarında içtiği absinthlerle kahve cemiyetiyle ve cemiyetinde yer edinen  değil, şizofrenik görüntüleri palete yansıtmakla mükellef bir peygamber de değil. Vincent, sadece yalnız. Çoğumuzun göremediği şeyleri görebildiği için yalnız. Kendi var oluşu böyle emrettiği için yalnız. Ve çoğumuzun göremediği şeyleri gören her yalnız kadar da dahi. Ve haliyle çoğumuza göre de deli. Hem de zır deli.

Halbuki kulak dediğin, sadece duymaya yardımcı bir parça  olarak değil, artık göremediğin dosta ve seni iyiden iyiye sıkıştıracak olan o keskin yalnızlığa selam için de vardır. Ya da artık yoktur.