Aşk üretmektir. Birlikte üretmek.
Üretmek denilince akla ilk çoluk çocuk ve seks geliyor haliyle.
Bilimsel büyüklerimizin ağzıyla aşkın nedeni daha iyi bir nesil üretmek ve bunun devamlılığını sağlamak için oluşturulmuş, evrime katkı sağlayan duygusal bir tampon olmak.
Tutkunun öznesi, arzunun nesnesi, yaratımın merkezi duygular böylece evrimsel bir düzlemde sınıflandırılıyor. Yani senin o Romeo-Juliet’in biraz faso fiso. Tüm o şiirler, trajediler filan özünde ‘senden çocuğun olsun istiyorum‘ manasına geliyor. Aşkla ilgili hemen hemen her bilimsel kaynakta, kimyasallar ve biyolojik süreçler anlatılıyor.
İşin biyolojik çekim kısmını aşkı açıklayıcı olarak yamamak, sadece eksik değil, biraz da çarpık. Aşırı rasyonel zihinlerin, anlayamadıkları belki de yaşamadıkları bir şeyi, aman işte iki üç hormon oyunu, abartmayın yahu, maksat çocuk diye üstünü kapatması. Keza, aşk sadece en iyi eşleşme için yaratılmış, evrimin cilveli bir oyunu olsaydı, ne cinsel üreme amacı gütmeyen bunca türü yaşanırdı, ne de günümüzdeki ‘gen seçme, sperm bankası hesabı açma ve benzeri’ onlarca biyolojik ‘en iyilemelerin’ oluşumuna rağmen varlığını sürdürürdü. Halbuki aşk, varlığını eskisinden daha çeşitli, daha renkli şekilde sürdürüyor. Daha özgür ve kendini çeşitler şekilde. Çünkü, iki büyük zincirinden kurtulmaya başlıyor.
- 1-En iyi çocuk için yaşanan fiziksel çekim
- 2-Yasak Aşk
İlk madde malum, ama ikincisi epey çetrefilli. Aşk, yasak bir şey olamaz doğası gereği. Ama yasaklanan bir şeyin sende yarattığı acı, aşk adı altında kendini diri ve önemli hissetmek için kullanılabilir. Bir tür yaşıyor muyum‘u testi misali.
Ne yazık ki, aşkın yazılı tarihinin büyük bir kısmının yasak kaynaklı acı, çile, vefa, vuslat gibi karanlık duygularla dolu olduğu aşikar. Tesadüf değildir ki, tarih boyunca yasak aşk ile aile hep birbiri ile küs olmuştur. Keza aile varlığı ile hem bu acıyı besler, hem de bizzat bu acıya neden olur. Müthiş bir döngü içinde, aşık, yasak aşkına (genelde metres ya da idealize edilmiş bir saflık öznesi olur bu) bağlanır, ama evinden kopamaz.
Aslında bu yasak aşk, ailenin tek tip varlığa zorlaması neticesinde çıkan bir tür sibop görevi görüyordu insan doğasında. Aile yani evli, mutlu, çocuklu formu uzunca süre tek seçim oldu çiftler arasında. Tıpkı Henry Ford’un T-Model arabaları gibi. Milyonlarca üretilen bu kültleşmiş model sadece tek bir renkti ve Ford “ Siyah olduğu müddetçe istediğinize sahip olabilirsiniz” diyerek bizi ümitlendiriyordu.
İnsan doğası gereği tek tip içinde kendini ‘ölü’ gibi hisseder, ve kendini diri tutacak, ya da ‘yaşıyor muyum‘ u anlayacak şeyler arar. Bildiğimiz anlamda klasik evlilikler tek tiptir, tek renktir. Halbuki insan, başka renkler de arar. İşte bu tek renkliliğin içinde insanın kendini ölü ve sıradan hissetmemek için geliştirdiği evlilik dışı ilişkiler yasak aşk olarak tanımlanmıştır.
Neyse ki, bireyselleşme ile başlayan özgürlük ve rasyonellik süreci ile aile kavramı ve haliyle yasak aşk da çatırdamaya başladı. Aile bazı gerekleri karşılamak ve kamufle etmek için kurulduğu gibi dağılmasını da bildi, ve yerini de onlarca forma bırakmaya başladı (Misal bu, şu, o, bunlar, şunlar, onlar gibi). Yavaş yavaş ..
Aile kavramı, üzerine oturduğu cinsel üreme, sosyal onay ve maddi güvence gibi temellerine darbeler almaya başladı. Artık üremek için kadın topluma çıkıp en iyi genleri ona verebilecek adamı aramak zorunda kalmıyor içgüdüleri ile .Eğer böyle bir ‘en iyi genleri arıyorum ben’derdi varsa, gidiyor sperm bankasına, şöyle böyle bir çocuk istiyorum diyor, bir şekilde de alıyor o çocuğu. Ya da maddi güvence için tek tip aile içine girip bedeller ödenmek tercih edilmiyor.Sosyal onaya gelince, çoğalan ilişki formları nedeniyle baskı da giderek azalıyor. Herkesin uymaya zorlanacağı tek bir model tipi olmadığı için, ve bildiğimiz anlamdaki aile de gücünü kaybetmeye başladığı için, kişi kendi bireyselliğince özgürleşiyor. (Biraz daha detay merak edenler için Kendisi güzel bir kitaptır. Aşkın modernleşme süresince nasıl evrildiğini ve çeşitlendiğini irdeler).
Malum, aşk üretmek ile ilişkili idi.
Bir kadın ile bir erkeğin çocuk üretmesi bunun en ilkel örneği. Halbuki bir insan başka başka bir insanla birlikte bir çocuğun ötesinde ne kadar çok şey üretebilir: Bir eser, düşünce, ürün ya da fikir. Ve kişinin kendisini başkasına soyup, onunla bütünleştiği anlarda aşklaşan insan ruhu kendini nasıl da dönüştürür. Diğer ifade ile kişi, beraber üretebildiğine, beraber hem bir ‘şey’ hem de kendini yeniden ve yeni bir şekilde üretebildiğine aşkın doğasının içinde yaşamaya başlar. Aşkı övmenin en güzel yanıdır bu üretim. Ve beraber üretebildiği ilişkileri hayatına sokacak şekilde evrilir modern insan.
İki insan arasında yeşeren bir doğa, o olmasa üretilemeyecek onca düşünce, duygu, eser ya da fikir. O yokken ise, yarım kalan yanlar, bir oyunun durması, bir nehrin durulması, bir gecenin gündüzü unutması gibidir. İşte bu iki insanı, cinsiyetsiz ama tutkuyla bağlayan bu özsel, bu çıplak ve özgün bağın zamansızlığı ile aşk, üreterek kendini var kılar. Her hangi bir yasağın cazibesi ile değil, biyolojik tutkuların gölgelediği hislerle değil, sakinlik ve güven ile seni ‘evde’ ama ‘ölü’ hissettirecek kurumlar içinde değil, bizzat diri, dirimli ve üretmeye mecbur doğasıyla. Aşk yaşamdaki saniyeleri, ruhtaki boşlukları, anlamdaki eksikleri tüketerek kişiyi öncüller, kişiyi tamamlar, kişiyi ürettirir, kişiyi yeniler ve diriltir. Bir tür doğum gibidir, bir tür başkalaşım. O yüzden, kişi bir kez, birisi ile arasında böyle bir bağ buldu mu, bu bağın sonsuzluğu içinde kendini yumuşatır, kendini yaşar, gerçekler. Ve o birilerinin çeşitliliği, zenginliği ve derinliği değiştikçe, kendini de öylesine başka keşfeder. Haliyle aşkın bu halinin ne sahipleniciliği, ne yaşı, ne cinsiyeti, ne zamanı ne de bir kurum içinde anlam bulacak olan anlamı vardır.
Yaşanır, yaşatır, ürettirir ve gerçekler.
İnsan ömrü ile sınırlı, ama ruhu ile mimlidir. İnsan üretimi ile kardeş, ama keşif arzusu ile tutkuludur. Bu yüzden insan ilkel düzeydeki üretimden uzaklaşıp başka boyutlarını keşfetmeye başladıkça, aşkın öznesi ya da nesnesi, yasağı ya da tek rengi yoktur. Aşkın, ürettirdiği şeyler vardır. Ve de bu üretimi ‘biz’ adı altında, ama bireysel köşelerinde var kılar insanları. Bir başka açıdan, aşk ürettirdiği sürece vardır.
Eğer iki kişi arasındaki bağ, üretmektense tüketmeye, birbirini kendinde değiştirmektense egonun olgusal sanrılarına, anlamdansa hesaplara yöneldiyse, işte o zaman var oluşunu çürür. Bağ baki kalsa da, aşk yitik olur. Tıpkı bir yara izi gibi. Yeni bir eylemi arzulayan doğası ile.
.
