..

Atın beni kimliklere!

Pazarlığın temeli atmak.

Yüksekten atmak. Ya tutarsa diye, işine geldiği gibi abartmak. 5lik şeye 15 demek.

Karşındaki yemez de, senle ‘pazarlığa’ girerse, fiyatı azıcık indirmek. Gıdım gıdım. Karşındakinin göz bebeği büyümeye, çatılı kaşları gevşemeye başlayana kadar ya da ekonomistlerin sevdiği haliyle optimum bir denge noktasına ulaşıncaya kadar.

İşte kişisel ilişkilerimiz de (kendimizle olan dahil) biraz bu mantıkta işliyor. Daha sükseli ifadeyle, kimliklerimizi böyle oluşturuyoruz. Atarak. Sonrasında da tutanlara tutunarak. 

Keza oldukça egolu yaratıklarız, basitliğimizle ve sıradanlığımızla barışmamız için bir kaç fırın ekmek yememiz gerekiyor. Tabii ki bu da işimize gelmiyor, zor iş.

Dahası ‘dışarısı’ denen şey modern Big Brother olmuş artık. Dışarısı da öyle gizemli bir şey değil hani, dizilerdeki yaşamlar, romanlardaki karakterler, ailedeki proje hallerimiz, komşuların dedikoduları, sosyal medyanın cimcimeliği, asosyal(geleneksel) medyanın beyin yıkayıcılığı , arkadaşların pohpohları, iş yerindeki iyi niyetli mobbingler, aşksal ilişkilerdeki kaprisler, aynada biz olduğuna yediremediğimiz akisler. Vesaire vesaire.

Hani şu kimlik denen meredi inşa ederken, prototip olarak kullandığımız dışsal bizler.  Ve ne yazıktır ki, dış ile içi birbirinden ayırmanın o dayanılmaz ağırlığı.

Aslında önceden işler içler dışlar çarpımı  ile bu denli bulanmamıştı. Eskiden ‘kimlik’ bir kaç entel dantelin derdiydi. Aileden gelen aristokrat kültürün devamı ve ispatı için, ya da burjuva mı dersin jön mü dersin ama özü sonradan olmaların varlığı için şart olan kimlik. Kalanın kimliği ya yoktu, ya da veriliydi. O verili olan şey de pek umurda değildi. Bir şey olma derdinde ya da umudunda olmayan halktan bahsediyorum. Mutluluğu basitlikte gören ama basit mutlulukları olmayan, veya ideal kendi olma gibi bir derdi olmayan. Bir nevi idealde olanlar.

Ama her bireye bir kimlik denilen şey icat oldu, doğuştan bir hak olarak halka verildi, mertlik bozuldu.

Biraz ‘biz‘ duygusu yaratan, biraz da ‘kendini özgün’ hissettirmeye yarayan kimlik.

Biz post-modernistler, biz hipsterlar, biz genetikçiler , biz nakliyeciler, biz anneler dedin mi bir kez, yandın. Peşin sıra bu kimliğin giyinme kuşanma tarzı, konuşma üslubu, takıldığı mekanlar, konuştuğu konular bir tür prototip gibi diziliyor. Uydun uydun, uymadın, bir garip Bu , diye dışlanıyorsun.

Diğeri kendini özgün, önemli hissetme. 

Yukarıdaki Ya tutarsa modu. Ben yüksekten uçayım da. Şöyle kafama göre bir en iyi, ideal yaratayım, kendimi de o idealin idolu gibi göstereyim, atayım yani.  Facebook’a yorum, Instagram’a resim,  Blog’a yazı, arkadaşlara hikaye atayım, abartayım ve katayım. Bakalım ne tepki verilecek. Bakalım çaldığım yoğurt tutacak mı? Tutarsa, ne ala. Ben bir imaj, bir kimlik oluşturur, sonra içine girerim. Doğmamış çocuğa don biçer gibi, öyle işime geldiği gibi. İstediğim gibi. Tutmazsa da köprüden önceki son çıkışa girer gibi usulca saparım gerisin geriye. Nihayetinde kendi kimliğimin pazarlığını yapıyorum. Gıdım gıdım azaltarak, ama ilk fiyatı (izlenimi) olabildiğince yüksekten atarak.

Bilinçli ya da bilinçsiz, bu mantıkla çevrili milyonlar. Ve haliyle içine girilen çıkılan ideolojiler, bir koyun sürüsü gibi tepkisel ama arkası boş paylaşımlar, kendini ima etmek için yaratılan onca yazı, resim, düşünce, muhabbet, arkadaşlıklar.

Korkağı tarafından sosyal medyada asosyal olarak inşa edilen kimlikler. Biraz daha cesurunun ise, hayatın içinde göz göre göre söylediği  yapay kimlikler.  Ben böyleyim, geçen şunu yaptım, yarın bunu göreceğim ile başlayan milyonlarca cümle.

 -mış gibi yaşamlar, -mış gibi fikirler.  Ala!

El mecbur katılınan etkinlikler (haliyle ardına dizilen yer bildirimleri, fotoğraflar, yorumlar..), el mecbur gidilen mekanlar, görüşülen insanlar, kurulan bağlantılar. Bırakırsan düşersin korkuları, atmazsan sevilmezsin hezeyanları.

Kürkünün sevildiğine inanan çakma bir kral gibi dolaşan tebaa, ve kürke yatırılan onca zaman, insan, duygu ve düş-ünce.

İşin daha sinsi tarafı  var tabi. Bu kimlik sevdasına düşmüş kalabalığa ‘yardımcı’ olan imajcılar, reklamcılar, markalar, psikologlar, rol-modeller, starlar, kurumlar, dernekler, örgütler. Hepimizi aynanın karşısında köle yapan ‘dışımızdakiler’ ve içimizde kuramadığımız basitliğimiz.

Velhasıl kelam, en başa dönersek:

(kendimiz dahil) Bir insanı atmamış haliyle, pazarlıksız ve kendi yaşamak istiyorsak, bize kendini fısıldayacağı kadar yakına gitmemiz gerekiyor. Facebook’unu yırtıp, resimlerini görmezden gelip, yazdıklarını ve söylediklerini kenara atıp, kelimelerin ilkel anlamlarına inmek.

Basit ve net. Yalın ve sıradan haliyle.

Neysen O zarifliği ile.

O zaman belki mümkün olur, kimlik sevdasından istifa edip, sade vatandaş olarak yaşamlamak.

 

*Yazı Özgür’ün şu sorusuna cevap iması taşır:

İmaj oluşturma çabası hakkında neler söylersin? Herkesin mi boyle bir derdi var? Sorun insanin gerçekliği ile sunduğunun uyuşmaması mı?