..

Eski Sınıf Sevgilim

Sınıf atlamak diye bir şey var.Gerçi çoğunlukla kağıt üzerinde.Keza sınıf denen şey biraz eski sevgili gibi.

Malumdur o işler, ayrıldım bitti, hafızam ve yaşanmışlıkların bendeki etkisi silindi,  şimdi güllük gülistanlık bir halde sıradaki daha iyi, daha yeniye geçebilirim şeklinde yürümüyor. Bir kişi ile ne kadar derine ve yakına inersen bu bağ seni o denli şekillendiriyor. Sonrasında  kimle olursan ol, ilişkin ve o ilişkideki sen eski sevgiliye dair izler taşıyor. Korkular, heyecanlar, alışkanlıklar, beraber keşfedilen şeyler, samimiyetler yeniden tanımlanmıyor, aksine eskiden şekillendirdiğin üzerine yama gibi gelişiyor. Yani teoride sevgili eskimiş olsa da, pratikte hep yinelerek güncelleniyor.

Benzer şekilde sınıf atlayan kişilerde de bir eski sınıf-yeni sınıf çelişkisi doğuyor. Sınıfların eskiliği söz konusu olduğunda işler iyice dallanıp budaklanıyor.

Keza onun ‘eskimişliği’ çok daha gerilere, travmatik izler taşıyan, bilinç altının çatır çutur şekillendiği yıllara değin dayanıyor. Sınıf ki, göbek bağının kopmasından itibaren resmi şekilde hayatımıza giriyor. İşte bu andan itibaren kültürü, yaşamı, değerleri, parası pulu az çok belli yetişkinler içine düşüveriyorsun. Bu senin ilk sınıfın. Popona değer bezin kalitesinden, ağzındaki mamanın tadı, oyuncaklarının ekolojikliğinden, ana dilin ve lehçen hep bu sınıfa göre şekilleniyor. Bir nevi asla unutulmayacak ilk aşk (Şimdilerin meşhur eski sınıfı)

Bu aşamadan sonra yavaş yavaş toplumsal eşitsizlik denilen makas ayrımına giriyorsun. Doğuştan aldığın şansın boyutuna göre gittiğin okul, giydiğin elbise, boş zamanlarında neler yaptığın, aşkın özgür halleri, kitaplıktaki (eğer varsa) konu ve yazar dağılımı, laiklik hakkında ne düşündüğün şekilleniyor. Bir nevi ağaç yaşken eğiliyor.

Bourdieu (sosyal sınıf çalışmalarına kültür boyutunu ekleyen meşhur sosyolog)  işte bu erken yaştan eğilen agaç mevzusunu, ‘habitus’ adlı bir kavramla sistematize ediyor.

Diyor ki, habitus denen şey bizim kararlarımızı, değerlerimizi, seçimlerimizi ve beğenilerimizi belirleyen ve büyük ölçüde içinde yetiştiğimiz aile ve topluma göre şekillenen bir tür kavram. Bir nevi karakter. Sen farkında ol ya da olma habitusun, sosyal sınıfın içinde yeşerip büyüyor.

Ve habitusu şekillendiren meşhur sosyal sınıf da, üç temel kapitalden oluşuyor:

Yat-kat, mal mülk, tahvil, maaş gibi parasal mevzulardan oluşan ekonomik kapital. Okuduğun okul, gittiğin kurslar, sahip olduğun kültürel nesneler (kitap, plak arşivi, dolma kalem koleksiyonu, Van Gogh resimleri gibi) ve genel kültür ve değerlerimiz diyebileceğimiz birikimlerden oluşan kültürel kapital. Bir de, eş-dost, dayı, tanıdık, vesile olan gibi gruplardan oluşan ve hayatımızı ‘kolaylaştıracak’ şeylerin gerçekleşmesine yardımcı olan bağlarımız, yani  sosyal kapital.  

Neticede her sınıf bu üç kapitalin birbirine farklı oranlarda karışarak geliştiği bir sosyal yapıya denk geliyor. Malum ki, kültürel ve sosyal kapital büyük oranda aile tarafından ya da içinde şekilleniyor. Agaç, yani habitus; yaşken, yani ailede geçirdiğimiz o ilk zamanlarda; eğiliyor, yani sosyal sınıfın gelenek ve göreneklerine göre şekilleniyor.

Şimdi, asıl soruya geliyoruz. Önümüzde iki seçenek var.

(i) Devam: Sınıfmızdan ayrılmadık.

Alt sınıflardaysak bunca imkana rağmen yerimizde saydık, üst sınıflardaysak statümüzü, hamdolsun, korumayı başardık. Haliyle eskiden ne öğrendiysen, nasıl eğildiysek öyle devam ettik yaşantımıza. Babamızın siyasi fikrini, annemizin kültürel değerlerini, evdeki kitaplığın okunmayan ciltlerini,  mahallenin onayladığı giysileri devam ettirdik. İlk aşkımızla ömür boyu mutlu mesut bir yaşam yaşadık, çok da fazla çelişki yaşamadan. Belki kuşak çatışması, belki yaş farkı filan gibi minör etkiler. Neticede akademisyenin çocuğu doktor olunca ya da tamircinin çocuğu çırak olunca, samanlık seyran oluyor.

(ii) Velev ki ayrıldık.

Kavgalı da olabilir bu ayrılık, arkadaş kalarak da olabilir, görmezden gelerek de olabilir. Neticede ailemiz yaşadığı müddetçe, o ‘geldiğimiz’ yere ziyaret devam edecek ve kültürü ise ilelebet payidar kalacak. Eski sevgili misali. Nasıl ki arada onu hatırlıyorsak,  eski sınıfımızı da benzer şekilde.Bize miras bıraktığı habitus ile.

Sınıf atlayarak, Bourdieu’nun kapitallerinden ekonomik olanı yerine getirdik muhtemelen. Artık daha zengin, daha rahat, daha konforluyuz. Sosyologların diliyle yaşam şansımız (life changes) sınıfımızın artışı ile genişledi. Paramız ve mevkimiz yerinde. ‘Hamdolsun’cular grubuna bir şekilde tutunduk. Tabi biraz daha hırslıyız, keza ‘yerellerin’ (doğuştan şanslıların) yanına geldik. Epey de çaba harcayarak. Hani liberal dünyanın sunduğu eğitimle, teşvikle, mottolarla, pohpohlarla. Belki de elimizden bir iki kişi tuttu, belki şans bizim de yüzümüze güldü. Ama çabaladık. Ve korkuyoruz, ya kaybedersek? Bu korkunun içimizi yemesi, durursak ölürüz, konuşmazsak bizim varlığımız sezmez ve rahatsız olmazlar psikolojisi (göçmen, mülteci ve tutsakların psikolojisine benzer şekilde) ile daha da artıyor.

Korkuyoruz, bilinçli ya da bilinçsiz. Çünkü diğer iki kapitalde eksiğiz. Çünkü ekonomik olanı kazanmamız kolay olmadı. Bir çok taviz, savaş ve çaba ile bugünlere geldik.

Korkuyoruz çünkü habitus’umuz da çatlaklar var. Diğer iki kapitalimiz, ekonomik olanla uyuşmuyor.

Evet, klasikleri okuduk, belgeselleri yuttuk, sanat akımlarını biliyoruz, ekonominin teorilerini de öğrendik, haftada bir yüzmeye, ayda bir dans kursuna, yılda bir kayak kaymaya da gidiyoruz. Bizim da plak koleksiyonumuz var, eh kitaplarımız da var kitap zincirlerinden IKEA raflarına doldurduğumuz. Jazz ise jazz, tiyatroya gitmekse işte ayda bir gidiyoruz. Filanca şirketin CEO’su golf arkadaşımız, şu yazar ile Paris’te kahve içiyoruz, herkesin gittiği o mekanda biz de et yiyor, yan masadakilerle selamlaşıp, tanışıyoruz. Yukarıdaki sınıflar ne yapıyorsa, yapıyoruz. Hatta bu anları sosyal medyada cümle aleme paylaşarak toplumsal sınıf onayımızı da almaya çabalıyoruz.  Kültürel ve sosyal kapital mi gerekiyor? Al sana kapital işte, gidip market rafından alır gibi, beğenip üzerimize giyer gibi, parası neyse veriyor, sahipleniyoruz. Ama sorun şu: Cidden içselleştirerek mi yapıyoruz bunu yoksa yapmak hatta yaptığımızı da göstermek zorunda olduğumuz için mi?

Ama olmuyor.

Farklı seviyelerde de olsa bir huzursuzluk var işin içinde. Ağaç eğilmiyor, anca esniyor. Ağaç eğilmiyor, anca kırılıyor. Habitus, sonradan yapılan bu değişiklere kolay kolay uyum sağlayamıyor. Bireysellik ve liberalizm rüzgarlarıyla yaratılan yeni sınıfın peşini  atladığımız sınıf bırakmıyor. Üzerimizde bir gölge, eski ve yen, sınıf arasında bir yerde, arafta, içi huzursuz ve uyumsuz, dışı iğreti ve beklentili bir şekilde kala kalıyoruz.

İşte tam bu esnada yardımımıza

ya psikologlar koşuyor, kendimizi bulmamıza yardım ve geliştirmemizi telkin ederek. Bu sayede habitus çatlaklarının psikeanalizi yapılmış oluyor cuzi bir ücret karşılığında. Yani özünde, kapitallerimiz arasındaki çatlaklık ve uçurumlarla barış sağlamamız çabalanıyor.Uzmanlar tarafından.

ya kitlesel medya koşuyor. Ne zaman huzursuzluk hissetsek, ne zaman uyumsuzluk hissetsek, kendimizi ‘akımın’ içine bırakıyoruz. Popüler diziler, düşündürmeyen yaşam tarzları, başkalarının trend yaşamları. Kapı deliğinden sağa sola bakarak oyalanmalar. Özünde zengin ekonomik ve pasif sosyal ve kültürel kapital sahibi olmamız olumlanıyor.

ya yaşam koçları ve iş koliklik koşuyor. Boş versene sen kültürü, sosyal çevreyi. Bugüne kadar ne elde ettiysem bir alanda uzmanlaşarak, o alanda en çok kazanarak, başka bir şey düşünmeyerek ettim. Buna devam et. Ne zaman huzursuzluk, uyumsuzluk hissettin; daha çok yumul işe. düşünmeye ve hissetmeyene değin. Diyor koçlar ya da kolikliğimiz . Bir nevi kültürel ve sosyal kapitali yok ederek, ekonomik olana odaklanarak rahatlıyoruz.

ya ‘kendine ait bir fanus’ yaratıp üç maymunu oynamak koşuyor. Bir şekilde, sessiz sedasız ama savaşımlı bir halde zayıf olan iki kapitaline yatırım yaparak. Birine bunu ispat gereği duymadan, istediğin için (acaba?), yarım yamalak da olsa, geç de olsa o çatlakları kapatacak şekilde yatırım yaparak. Yaptıkça biraz daha su yüzüne çıkmaya başlayarak, yaptıkça biraz daha fanus dışına çıkma, sınıfındaki ‘yerellerle’ aşık atma cesareti bularak.

Velhasıl, sınıf atlamanın habitus’umuzu gerdiği bir gerçek. Gerilem Habitus’umuzun da, şimdiki zamanımız üzerinde bol bol baskı kurduğu. Ne yapmamız gerektiğini ‘bilmediğimiz’ bir dünyada, bu yeni sınıfta, kullanma kılavuzu olmaksızın deneme yanılma ile en uygunu bulmaya çabalamak. Yeni sevgili ile mutlu olma savaşı verirken, onun yanına yakışma, onunla yeniden anı yaratmaya çabalarken; eskinin o gölgesini, o kendini bizde nasıl da var ettiği gerçeğini görmezden gelmemiz. Zor iş.

Belki de bu yüzden, yeni sevgilin mi var derdin var yüzyılında, sınıf atlamanın ruhumuzdaki bedelleri ile kazancı arasındaki ilişkileri düşünmeden edemiyor insan.