..

Bir Delinin Hesap Defteri

Deli dedin mi duracaksın.

Yeri bir ayrı. Hem bizzat deli hem de akıllılardan oluşan toplum için. Keza delinin varlığı, normal‘in akıl sağlığını onayladığı için elzem. Suçlunun toplumun yaşam normunu onaması misali. Bu sebeple kişinin nasıl davranması gerektiğinin ilkel sınırlarını çizen kişiye deli denilir.  İlkel sınırlar bir kez çizildi mi,  kalan işler artık  kolay. Makul davranmayan insan gıdım gıdım deliliğe meylediyor kabul edilir. Bir raddeyi aşarsa da, maazallah, bildiğin delidir artık. Peki…

(i) Kimdir bu deli?

Tarih boyunca delilik ‘saçma’ şeyler yapmakla ve hayvan gibi yaşamakla ilişkilendirilmiştir.

Hayvan gibi yaşamak genelde giyim-kuşamda absürtlük, hijyen yoksunluğu, çıkarılan insan dışı sesler gibi ilkel sınırlarla belirlenir. Haftalarca yıkanmayan, çıplak gezen, kakasını sağa sola yapan, geceleri inleyerek krizler geçiren insan ‘insan gibi’ değildir artık.

Saçma olan şeyler ise adaba uygun davranmamak, beklenmedik hareketler yapmak, sağı solu zor durumda bırakmak kıvamındadır. Misafirlerle akşam yemeği yerken durup dururken yanındakinin kolunu ısırıp, yaşasın demokrasi! diye bağırmak, masadakilerin kaşlarını kaldırtır. Saçma bir şey vuku bulmuştur ve her saçma şey gibi bu da bir ‘acaba’ uyandırır. (Acaba) deli midir nedir!?

Toplum genel anlamda ‘beklenmedik’ şeyleri sevmez. Haliyle deli de bu tip beklenmedik şeylerin  fabrikası olarak pek sevilmez. Hatta dışlanır. Aile biraz insaflı ise deliyi evde bir yere kilitler, değilse sokağa salar. Tabi deli olur da bir kralsa (misal Saul ) işler biraz daha farklı olabilir. Neticede ister kral ister köle olsun fark etmez, kişi deliyse, anormaldir ve her anormal insan gibi beklenmedik şeyler yapar, gerginlik yaratır, ‘insan’ gibi yaşamaz. Ama ironi bu ya, deliler hem istenmez ve dışlanırlar, hem de akıllıların sağlıklı bir şekilde yaşaması ya da yaşadıkları hayatında ‘normal’ olduğunun kabulü için olmazsa olmazlardandır.

(ii) Peki kişinin deli olduğuna kim karar verir?

Tarih boyunca tanrının emirlerine mi uymadığındandır  cin gelir deliyi çarpar, zilyon musibetler gelir deliyi bulur, kötü ruhlar delinin başına üşüşür. Haliyle delirmek günahların bedelidir.

Yetmez!

Toplumun günah keçisi de delilerdir. Felaketler, sıkıntılar, mutsuzluklar hep deliler yüzündendir. Bazen cadılarda olduğu iblisin pis işbirlikçileridir, yakılır.

Bazen melankolik, dramatik, histerik aşıklardır, acınılır.

İşin içine toplumun akıllı hatta dahi bilim adamlarının, sanatçılarının ‘deliliği’ girdiğinde ise, durum istisnadır, üstü kapatılır.

Dahası 16. yy’dan sonra da deliler ciddi ciddi, duvarlar arasına kapatılır. Tımarhaneye gönderilmek bir korku mekanizması olarak işler. Topluma kötü örnek teşkil eden insanlar (misal Sade), varlığı istenmeyen karılar (kocaları tarafından – misal Rosina) tımarhaneye kapatılır.

Yetmez!

Öjenik ideoloji ile ‘alt ırk’ ya da çürük elma olarak kabul edilen deliler (ve Yahudiler, homoseksüeller) tımarhaneye kapatılmaktan da öte ya kısırlaştırılır ya da öldürülür.

Bu sefer papazlar, idareciler ya da kocalar tanrı olmuş cin çarptırmıştır.

  • Konu ile ilgili detaylı bir tarihsel analiz için Scull’un Uygarlık ve Delilik ve deliliğin kurumsallaştırılması üzerine derinlemesine bir analiz için Foucault’un Deliliğin Tarihi  kitapları incelenebilinir.

20. yy’da insanlık külliyen delirdiği ve iki dünya savaşı, binlerce yerel savaş ve müthiş bir açgözlülük, hırs, bireyselleşme ve acımasız bir kapitalizm içine girmiş olduğundan olsa gerek delilikte anlam kayması yaşanır.

Haliyle günümüzde deli biraz kaba bir kelime olarak kabul edilir ve kendisi artık akıl hastası gibi mağdur bir isimle anılmaya başlanır.

İş burada da bitmez.

Deliden evvel, ‘normal’den sonrakiler için de bir tabir daha çıkar: Kişilik bozukları. 

Hasta kadar vahim durumda olmasa da ‘bozuk’ olan onca arafta insan. Tabi ki düzeltilmesi lazım ve tabi ki uzmanlarınca.

Geriye kalan her şey için ise, depresyon.

İşin içine hastalık ve bozukluk kelimeleri girince, tedavi, ilaç ve hekim gibi kelimeler de beraberinde gelir ki, işin boyutu burada epey değişir:

Delilik -artık- bir endüstridir. Hekimler ise bu endüstrinin tanrı-peygamberleridir.

Böylece delilik bir ceza ya da bela değil, biraz norm haline gelecek şekle girer. Daha doğrusu hepimizin aklı biraz hasta, hepimizin karakteri biraz bozuktur artık. Hepimizin ‘bir şeyi’ vardır yani. O bir şey’in ne kadar olduğu, nasıl olduğu, tedavisi ise her sosyal sınıf tarafından farklı algılanır:

Aristokratlar boş zamanın histerik boşluğunu yaşar.

Burjuvalar başarının bireysel baskısı altında ezilir.

Alt sınıflar zaten, garibim, varoluşları gereği deli olarak görülür. Hatta pek de ‘görüldüğü’ söylenemez.

Üst sınıflar psikanaliz ile saatliği bilmem kaç dolardan (ki genelde Amerika’da modadır) sözüm ona tedavi olurken, burjuvalar ve varisleri beyaz yakalılar ve girişimciler ilaç endüstrisinin kimyasalları ile rahatlatılır.

En alttaki sınıflar ise, deney hayvanı misali çeşit çeşit ‘tedaviden’ geçer.

Deliliğin tedavi yöntemleri bu düzeyde ve özellikle 1920- 1970 arasında delice boyutlara erişir. Nobel ödülü dahi alan bitkiselleştirme operasyonlarından (lobotomi) Elektrokonvülsif Tedavilere (EKT ve hikayeleri) değin  pek de insanca sayılamacak onlarca yöntem, ‘uzmanlar’ tarafından deliler üzerinde denenir. İsimsiz ve iradesi bağlı binlerce ‘alt sınıf’, evsiz, fakir, terk edilmiş insan üzerinde deneme-yanılma oyunu oynanır. Tüm bu deneyler (!), işi ilaç endüstrisine doğru evrimleştirir.

İşin can alıcı  (özellikle de kar getirici) noktası orta sınıfa pazarlanan ‘ilaçlı ve insani (!) tedavi’ yöntemleri için olmazsa olmaz olan DSM (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) gibi katalogların ortaya çıkartılışıdır.

Böylece kişide şu, şu ve şu semptomlardan şu kadarı varsa kişi budur, ilacı da bu, bu ve/veya budur denilebilir.

Bu cümle, ilaç endüstrisini özellikle psiko-ilaçlar segmentinde kar fabrikasına dönüştürür. Bir nevi psiko-pazarlama hamlesi ile satışlarda sıçramalar yaşanır.

Zamanın suçlusu deliler, şimdinin hastası oluyor. Tanrının cezası olan ‘delilik’ ise modern dünyada yaşamının bin bir ceremesi. Haliyle bu oyun içinde hepimiz biraz modern bir deli olarak mimleniyoruz,  müşteri maskesi altında bize delilik payından ne düşerse onu yapıyoruz.

Cebimizin şişkinliği ölçüsünde deliliğimiz elitleşirken, akıllılık anormal hale geliyor.

İlaçsız ya da psikolojik desteksiz yaşamak delilik (!) sayılıyor.

Akıl çağının torunu olan bu post-modern zamanlarda,  deliliğin norm haline gelip, endüstrisinin de bunca bereketli olacağını görmek de bizi miras yedi mi yapar sorusunu sormadan edemiyor insan.