..

Gomşunun gazı

Duygusal makine olmak zor iş.

Bir yanda kişisel zamanımızı manipüle edebilmemiz, ki buna duygusallık deniliyor. Bir yandan esiri olduğumuz biyo-mekanik süreçlerimiz. Bu da makine olan kısmımız.

Hani sonuncusu malum, hayvanlığımız kaynaklı. Az biraz sistemli hale sokulabilir.  Genetikten ekonomiye geniş bir alan.

Ancak ilk kısım biraz çetrefilli. Duygusal kısmımız yani. Kendimizi rahatlıkla kandırabiliyor ve telkinin ilahi gücü ile dağları bile devirebiliyoruz. Bu şekilde zamanı manipüle edebiliyor, geçmişi ve geleceği dilediğimiz gibi fişekleyebiliyoruz. Yani zamana yayılmış halimizi kafamızın istediği gibi değiştirebiliyoruz. Misal geçmişteki birinin bizdeki yerini bir iki anı güncellemesi ile yok edebiliyoruz ya da gelecekteki sosyal konumumuzu değiştirmek için şimdimizi planlamaya başlayabiliyoruz.

Tamam da, durup dururken şimdiki zamandaki bizden bir şekilde rahatsız olup onu değiştirmek için neden geçmişi ve geleceği mıncıklıyoruz?

Çünkü bizde tavuk var, komşuda kaz.

Pek çok kavramı, ama özellikle başarı ve mutluluğumuzu, komşularımıza bakarak tanımlamanın yan etkileri. Haliyle komşu oluyor rakip, hayat oluyor rekabet.

Bu kıyas madde de olabilir. Bende ayfon 6 var, onda 7.  Bizim ev cehennemin dibinde, onunki metro yanında. İş ve eğitimde de olabilir: Benim üniversite ikinci, onunki birinci. Benim ünvan sadece uzman, onunki  ise süper uzmanHatta geçmişte yaşanılanlar, hayallerdeki renklilik, kocadaki saç, çocuktaki takdir sayısı. Gider de gider.

Tavuk-kaz savaşında konu ne olursa olsun, olan şimdiki zamanımızdaki özne(l)liğimize oluyor. Neticede sürekli bir kıyaslama, bir rekabet, bir huzursuzluk içinde elimizde cidden ne var, biz kimiz bilemiyoruz. Ne istediğine ve hatta ne olduğuna başkalarına bakarak karar vermek, kimlik bunalımına düşürüyoruz bizi. Bir nevi başkalarının öznesi, kendimizin nesnesi durumuna düşüyoruz. 

Sonrası malum zaten. Gözü rakip bürümek, manasız bir yarış ve kendini (ve kontrolü) kaybetmeler. Kendimizi komşuya göre ‘daha’ kılmak için, geçmiş ve geleceği mıncıkladığımız yetmezmiş gibi, şimdiki zamana da limon sıkıyoruz. Yani komşunun tavuğu sadece kaz gibi gözükmüyor, aynı zamanda bizi huzursuz ediyor, mutsuz ediyor, eksik hissettiriyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, bir de üstüne ‘mutlu ve başarılı olmak’ baskısı. Sonra gelsin ruhsal bunalımlar : ‘bir türlü tatmin olmama’ , ‘hep daha fazlasını isteme’, ‘rahat batma‘.

Neticede tavuk-kaz savaşları bizi ya eyleme itiyor. Benim neyim eksik temalı amerikan rüyası. Ya da eylemsizliğe. Ben zaten doğarken kaybetmişim kaderciliği. Tabi işler her zaman bu kadar siyah-beyaz değil. Hatta çoğu zaman değil. Genelde arafta kalıyoruz. Bir gün kendimizi de kaz sahibi hissediyoruz, ama olur da daha iyi bir kaz‘ı olan komşu ortaya çıkarsa işler değişiyor. Bizim kaz, birden tavuğa dönüşüveriyor. Elimizdekini de beğenmiyor, bir de eldeki tavuktan oluyoruz.

Yine de burada sormadan edemiyor insan.

Bu savaşın ne kadarı doğamız gereği, ne kadarı ekonomik sistem gereği yaratılıyor? Kaz-Tavuk savaşında ciddi ve kışkırtıcı derecede rol oynayan, üniversite diplomasından iş yeri sertifikalarına, bizi segmente eden pazarlama stratejilerinden kaz mağduru kitleleri ağırlayan psikologlara kadar onca yapı ve kişi nerede-nasıl ortaya çıktı? Belki de en önemli soru şu: Bu savaşı kim neden başlatıyor? Kim bu işten karlı çıkıyor, kim zararlı?

Neticede insan kendisinin nesnesinin olmasının bedeli ‘başkaları’nın karı olurken, kendiliğimiz ya da özne halimiz ise orada burada dolaşıyor. Kayıp. Makine halimizin duygusallığımıza hükmetmesinin yararımıza olduğu anları bekliyor. Kendini bulmaya gözünü karartana, korkmayana nasip olacak şekilde.

Robotik bir tonda: Az cesaret. Az kendilik. Gerisi kolay der gibi.