Trendeyim.Hızlı tren.
2017 yılına özgü yapay modernlikte, yitik nostaljide son sürat ilerliyoruz (an itibariyle 90km/h). Lakin eski (yavaş) trenlere özgü ray geçiş tak tukları duyulmuyor. Vagonların sadece ebatları eskiye benziyor. Eski dediğim de Türkiye ve Avrupa’da tren edebiyatının yaşandığı 60-70 kuşağı. Hani klasik kompartımanlar, hafif ahşap tonları. Hani sen sanki evinde oturuyorsun da doğa ve şehir pencerenin izleğinden yürüyor gibi. Bu topraklarda insan hikayenin merkezinde yer almayı bir türlü beceremediğinden olsa gerek (humanizmsizlik), biz trenlerle gidiyoruz, doğa ve şehirler ise sabit. Haliyle ikinci el ürün misali önem arz etmiyor içinde bulunduğumuz yer ve biz.
Geçici mekanlar içerisinde evsiz birer nesne gibiyiz. Halbuki İskandinavya trenlerinde hala o ahşap yemekli vagonlar, masa üstü antik lambalar, kadife perdeler ile tren kültürü muhafaza ediliyor. Çünkü insanı merkeze alan düşüncede, sen neredeysen orası evin olmak zorunda. Sen değil, dışındaki yapılar hareket etmek zorunda. Üstelik hızları 90km’den de fazla, dışarısı -20ºC’ den de düşük.
Buralardaki insan merkeziyetçiliği TOKI mantığıyla işlediğinden, yapılan tüm ‘hizmetler’ ve ‘ büyük yatırımlar’, bana yarım yamalak yaptığım ilkokul ödevlerimi hatırlatıyor . Göstermelik, sınıf geçmelik, ezberden yapılan onca emeğimsiler. Sadece vagonların dizaynında, bilet alım işlemlerinin sürecinde, tüm bu lakırtının yapısallığında değil, insanlarda da.
Tüm -imsiler gezegeninde Gebze’ye varıyoruz. Yemekli vagonda kahveli yazılar içreyim. Tren duruyor. Haliyle bir iki dakika mola var. İki garson bu molada hareketleniyor. Biri büfenin arkasında. Diğeri gezenti. Gezenti olan sigara kutusunu alıyor çantasından. Bizim büfedekine sesleniyor. Kardeşim, diyor elindeki kutuyu göstererek. Tamam diyor O da. Beraber dışarı çıkıyorlar. Yeni yolcular binene kadar bir iki dakikaları var tüttürmek için. Onlar çıkarken ben de düşünüyorum.
Tantunicide, ekmekçide, ayakkabıcı da, gişe kuyruğunda birbirine Mehmet Bey, Selim Bey diye seslenen iş arkadaşlarının dramı içimi hüzünlendiriyor. Perde arkasındaki kardeşimler, perde önünde yapay ve gereksiz bir şova dönüşüyor. Çünkü buralar, İnsanların hareket ettiği, kendilerini değiştirdiği, o kıvama bu kalıba sokulduğu topraklar.
–imsi yatırımlarda, -mış gibi çalışanlar. Müşteri haklı, şehir büyük, sistem kaçınılmaz ve kendini kaybetmek elzem.
Yitik bir nostalji, yapay bir modernlik bu: Gelişmekte olan ülkelerdeki popülist devlet ve onun artıklarıyla beslenen sonrada görme üç kağıççı burjuvalar.
Müşteriye ‘profesyonel’ gözükmeye zorlanan bu ikiliğin arsında kalmış halk ve kendini halk sanan müşteriler. Kimlik bunalımlı ilişkiler, sistem bulantılı kalabalıklar ve araya kaynayan yüzyıllık anlamlar. Bey ve Hanım.
Nostalji yalan olup beyaz yakanın hizmet sektörüne kurban edilirken, samimiyetten resmiyete sürüklenen çalışan yığınları ile yürüyen Bey-Hanımizm.
Müşteri her zaman haklı deyip, halkı gagalayan bu tip gelişmekte olan sistemlerde, yiten onca değer ve anlam içinde ne humanizmden ne de sosyal devletten ne de verimli kapitalizmden bahsetmek mümkün. Ama güzel olan bir şey varsa, Bey demektense Kardeşim diyerek; çakma bir humanizmdense insanlığını koruyan tek tük bireyler.
İyi ki varsınız.
