..

şehirlerin kıyısında

Ah ki bazı şehirler, insanın iliklerine işler.

Bazıları ki pazarlanmıştır bu şehirlerin. Yapay bir sıcaklığı, kesik bir tarihi, bozuk bir samimiyeti vardır. Ama içinde rahatsındır, kendine ait bir çok şey bulursun aramadan. Bedeninin rahat ettiği şehirlerdir bunlar, bedenli şehirler, bedenden şehirler. Başka başka ‘kendi’ler keşfettiğin, öyle yamalı,  öyle sana ait olmayan ama senli pek çok şey bulabildiğin haliyle, olduğu gibi-seversin onları (büyük laf, dikkat çekerim). O şehirler kutsanmıştır, yaşarken tapamazsın. Bazıları ise katmanlı ruhları ile, sana ait ama dair olmayan an-ı*ları ile öylece duruverir ortada. Anı eriticisi ve an yaratıcısı haliyle tanrısaldır. Ah ki ne deli ve doludurlar. Onları özüyle sevemezsin ama özünde seversin. O şehirler kutsaldır, taparken yaşayamazsın.

Barcelona

,ki bir hayal şehridir. O adı ile ismi birbirine yakınsamış insanlardan biri gibidir. Ayakları yere basmaz. Ama of ki, sana dokunur. Şimdiki zamanın avrupai disneylandı misali renklidir.  Öyle ki herkes kendinden bir şey bulabilir, herkese uygun bir sey vardır. Adına yasak, adına ayıp ve günah denilecek ne varsa hemen hemen yasaldır. Haliyle varlıkları  mealen yoktur. Yoklukları da kısmen yasaktır. Barcelona! Renkse renk, ılıksa yaşam, yaşamsa sınırsızlık, sınırsızlıksa zaman!

Ama bu şehir, bir pazardır; ve pazarlaması o denli başarılır ki hepimiz orada olmak isteriz. Oh! Ala!

Halbuki Orwell 1920’lerin sonunda Barcelona’yı ziyeret edip, ‘Homage to Catalonia’ kitabına şunu yazar:

I had come to Barcelona because of its reputation as a heartland of socialism (Barcelona gelme sebebim onun sosyalizmin merkezi olarak saldığı ündü).

Şimdiki zamana bakıyorsun,  gördüğün ‘aman boşver‘ li hava, yani zamane Barcelona.

Ama çok değil bir asır önce kanlı şanlı direnişlerin ünlendiği bir yer burası. 1939’lı yılların başından itibaren o şaşalı şanlı komunist-anarşişt Barcelona, 1975’teki Franco’nun ölümüne kadar ot gibi yaşar gider. Dile kolay bir 40 yıl, milliyetçi ve kanlı bir diktatörlük. Sol düşünce, işçi hareketleri, radikal politik kültür yok olmaya yüz tutarken, sosyalist enetellektüellere yönelik tutuklamalar, caydırıcı onca yasa ve sürekli bir baskı etrafta kol geziyor. Zor yıllar, tanıdık şeyler filan. Derken baskı altından çıkan herşeyin ve herkesin yaşadığı o kabak çiçeği açılması ve açılımı. Buradaki adıyla bunlar hep O liberal şeyler! Adına ingiliz Mimarlar Kraliyet Enstitüsü’nün aman da ne cici bir şehir oldu burası övgüleri, çokuluslu hipermanyak şirketleri,  mekansal metalaşma, kentsel dönüşüm, 1860’lardan itibaren Ildefons Cerdà’s Eixample planları ile büyüyen bulvarlar, trafik sıkışıkları, Ciutat Vella’nın kendini dışa ve dışşallığa doğru doğurması, binlik dolarlık ürünlük mağazaları dediğimiz yeni şeyler girdiğinde ortalık karışır. Sonrası malum. Bitmeyen Sagrada de Familia Katedrali ve cicili bicili Gaudi’nın evleri, şekil şekil parkları, mimarisi, ahlak sembolü FC’li markaları, zilyon pazarlaması. Gel-gör bak burada neler var‘lı şehir planları, hop on-hop off otobüsleri. Bohem hipsterleri (!), bilmem kaçıncı kuşak kahve mekanları, yarı çıplak denizkızları, eşicinsel olan özgürlükleri, post-modern mimarisi, ve tabiki Picasso, Dali ve türevleri. Özündeki makyaj şehirleri ya da şehir makyajları. Özeti: Barcelona Posa’t Guapa (Barcelona Make Yourself Beautiful).

Istanbul

Bazı şehirler, ki kıyamam, hırpalanmıştır ve ama inadına yaşar. Kör topal aksak ama olanca güzelliği ile, makyajsız ama çirkin olmayan haliyle. Misal zat-ı muhterem Estambul. Senle bütünleşmiş, sana, anılarına, heyecanlarına, aşklarına yataklık etmiş bir oyun arkadaşıdır bu şehir. İçinde hep bir itkinti içindesindir, içinde hep bir sığamama, hep bir arayış, hep bir buluş, bir düşünüş, bir düşüş. Bu şehirde yapay olmayan bir şeyler vardır ve tam da bu saflık ki seni ürkütür. O sayede midir bilinmez, bu şehirlerde üretilen her şey bir gerçek ürünüdür. Satılamaz, kiralanamaz ve pazarlanamaz. Ancak hırpalanabilir, ört bas edilebilir, göz ardına atılır, itilir, itselleştirilir, itkileşir ya da, mazallah, it gibi ortada bırakılır.  Bu şehirler hem vardır hem yoktur. Ruhunun dilim dilim katmanları gibi oradadır, nefes gibi içredir, özlem gibi senledir. Neticede uzakta ama yanlıdır. Yanında ama uzaklaşmaktadır. Bazı şehirler ruhun içindeki odalar gibi seni karalama yaşamlar yaşamaya ittirir, Bu da onlardan biridir. Günah defteri gibi sol omza, arzular şelalesi gibi sağ omzadır. Pazarlaması yarım kalmıştır, ama üzerinde yaşanılan tecavüzleri artık yasal, ihaleli ve ihmallidir. Velhasıldır o kelam ve der ki, şehirlere de takılır cancağızım, bir kısmı pazardır, pazarlamadır, andır ve karalamadır.  Bır kısmı ise yaşanılır, yaşamdır, mmmhh, ki yeri hep bir ayrıdır.

 

aşırı ilgilisine bir kaynak : Donald McNeill, Urban Change and the European Left: Tales from the New Barcelona, New York: Routledge, 1999.