Shakespeare’nin Hamlet’i “to be or not to be” ile tüm meseleyi tanımlarken, kartezyenci Descartes bu oluş serüvenine ‘I think therefore I am‘ ile renk katmıştır. E tabi eski zamanlar, tabiri caizse pre-modern dönemler, insanlar mum ışığında tatlı var oluşsal düşlere dalabilyor. Günümüz insanın derdi başından aşkın. Öyle ‘felsefik’ şeylere vakti yok. Bizimki kendini var etme telaşında. Bu kadar bolluk içinde yoksulluk, bu kadar kimlik için yoksunluk, bu kadar imkan içinde yorgunluk çekmesi normal tabiki. Üstelik üreterek dönüşmeye alışmış atalarından da tüketerek var olmaya çabalayan yeni bir kültürel sapiense doğru evrilmekle meşgul. Haliyle ortada bir gerilim, bir serüven, bir bilinmezlik, kümeler, analizler, gruplardır dolanıyor ki, hamdolsun sosyal bilimcilere malzemeden bol bir şey yok. Bu konuda araştırmalar gırla. Öyle ki geçenlerde, Barbara Kruger adlı asi sanatçımızın ”I Shop Therefore I Am” konseptli çalışmalarından ilham alarak adlandırılmış bir kitaba denk geldim. Kitabın da yazarlarında biri olan Belk’in yazdığı ‘Are We What We Own?’ adlı bölümü okuyunca, benlik ve tüketim arasındaki yaklaşımların etkisi altında kaldım. Yazının 17 yıllık yaşına rağmen epey güncel çıkarımlarının olması da cabası. E haliyle, paylaşmak güzeldir geleneğini devam ettirip, kendisini çevirerek 4 parça halinde yayınlamaya karar verdim. Başlamadan, kitaba ilham olan Kruger’den bir kaç tatlı alıntı ve hakkında güzel analizler yapılan bir blog
Memory is your image of perfection
I work with pictures and words because they have the ability to determine who we are and who we aren’t.
Bölüm 1
Sahip olduklarımız mıyız?
Tüketicilerin metaya bağlılıklarını anlamdan alışveriş bağımlılığıni (compulsive buying) tam anlamıyla kavramak zor. Farkında ya da bilinçli olup olmamız fark etmeksizin sahip olduklarımızı bir parçamız gibi görmemiz, sahip olmanın ne anlam ifade ettiğini anlamada önemli. (Belk 1988). Sahip olduğumuz ya da elde ettiklerimiz olmamız, belki de tüketici davranışlarının en temel ve etkili gerçeği.
Sahip olduğumuz şeyleri kendimizin bir uzantısı gibi algılamamız yeni bir olgu değil. William James 1890 yılında bunu şöyle açıklıyor:
‘İnsan, benim diyebildiği şeylerin toplamıdır. Buna sadece kişinin bedeni, fiziksel gücü değil, elbiseleri, evi, eşi ve çocukları, sülalesi ve arkadaşları, ünü ve işi, arsaları, yatları ve banka hesapları da dahil. Tüm bunlar insanda benzer hisler uyandırır. Çoğalır ve zenginleşirlerse zafer duygusu verir, oldu da değer kaybeder ve yok olurlarsa da can sıkarlar. Bunların hepsi aynı derecede etkili olmasa da, öyle ya da böyle herkesi benzer şekilde etkilerler (pp 291- 292).
James her ne kadar maddesel olmayan bir benliğin de varlığını öne sürse de, bu zaten kim olduğumuzu tanımlayan sahip olduğumuz şeylerin önemli bir parçasıdır.
Bu bölümün amacı sahip olduklarımız ile kim olduğumuz algısı arsındaki ilişkiyi irdelemek. Bu ilişkiyi anlamakla sadece tüketici olarak davranışlarımızı daha iyi anlamayız, daha da önemlisi, tüketiminhayatımızda nelerle ilişkili olduğunu da anlarız (Belk 1987a). Kendimizi sahip olduklarımız ile tanımlamamız kendimizi iyi hissetmemize yardımcı olabildiği gibi, sahip olduğumuz şeyler dışında bir anlam ifade etmediğimize inandığımız durumlarda boşluk ve kırılganlık duygularını da tetikleyebilir. Kendimizi tanımlamak için sahip olduğumuz şeylere duyduğumuz aşırı güven, nasıl alışveriş ettiğimiz, edindiğimiz şeylere nasıl davrandığımız ve onları göz ardı etmektense onlara ne derece bağlandığımızı da belirler.
Genişletilmiş bu benliği (extended self) alışveriş bağımlılığına bağlayan ana kavram materyalizmin ta kendisidir. Materyalizm ‘tüketicinin dünyevi metalara bağlanmaya verdiği önem’ olarak tanımlanagelmiştir. Materyalizmin en üst seviyesinde, bu tip şeylere sahip olmanın, kişinin yaşamının merkezinde olduğu ve kişiye en büyük tatmini sağladığı varsayılır (Belk 1985, p265). Aşırı materyalist bir tüketici için, tüketim kişinin ve genel olarak yaşamın tüm tatminsizliklerine bir çare durumdadır. O’Guinn ve Faber (1989) materyalizmin bazı yanlarının alışveriş bağımlılığı eğilimleriyle ilişkilendirilebilineceğini bulmuş, Dittmar (1992) ise bu tip bir ilişki için güçlü kanıtlar öne sürmüştür. Aşırı materyalist bir tüketici için, tüketim nesnelerinin satın alınması mucizevi bir benlik dönüşümü vaad eder (Belk 1999a). Satın alma eylemi, tamamen yeni bir yaşama zemin hazırlayan ve Külkedisi hikayesindeki romantik yeniden doğuşun bir tür tekrarını amaçlayan dönüştürücü bir ritüele dönüşür.
Çalışmanın ilk bölümü, sahip olduklarımızın benlik algımızın önemli bir yapıtaşı olduğu bulgusunu irdelemekle başlar. Bu bulgunun en belirgin yansıması öz algının doğasında görülebilir. İkinci bölüm genişletilmiş benliğin hangi işlevlerinin ne şekilde işimize yaradığı sorusunu ele alır. Bölüm, varlığımızın ‘sahip olmak, eylem ve olmak’ (having, doing, being) gibi temel durumları hakkında kısa bir özetle başlar. Bu temel durumların her biri benlik tanımlamasında önemli bir yere sahip olsa da, bir materyalist için ‘sahip olmak’ her şeyden önemli hale gelmiştir. Sonrasında, insan gelişiminde sahip olmanın işlevine değinilir. Bu temel işlev, sahip olduğumuz şeylerin geçmiş algısı yaratma ve muhafaza etmekteki önemidir.
Üçüncü bölüm nesnelerin benliğin bir parçası haline nasıl geldiğini sorgular. Burada en önemli süreç, nesnelerin genişletilmiş benliğimizle ilk birleşme sürecidir. Bu bölümde, ferdi mülkiyet dışındaki sahiplenmeleri de göz önünde bulunduran bir çok birleşim süreci irdelenir. Son bölüm, genişletilmiş benlik inşasının alış veriş bağımlığına etkisi ile ilgili gelecek araştırmalara öneriler içerir ve genişletilmiş benlik inşası ile ilgili genel bir özet geçerek sonuca bağlar.
