..

Sosyal Yalnızlık

Şimdiler moda, yalnız olmadığını sosyal medyada ispatlamaya çabalamak.

İnstagram paylaşımları ile heyecan dolu yaşamlarımızı an be an paylaşıyoruz. Facebook zihnimizdeki o tüm entellektüelliği mütevazi bir şekilde halka yayıyor. Twitter ile gündeme olan duyarlılığımız kah esprili kah ciddi tonda ortada. Üstelik tek taraflı narsist bir yöntem de değil bu. Elimizdeki küçük elektronik aletler ile, bedenimiz yalnız ama zihnimiz sosyal bir halde, sosyal yalnızlığın insanları birbirine bağlayan en büyük değer olduğu modern toplumları inşa ediyoruz.

Asabiye

Halbuki tarih boyunca toplumlar, bizi birbimize bağlayan kavramlar konusunda bizden epey farklı önceliklere sahip olageldi. İbn-ı Haldun, meşhur eseri Mukaddime ile tam da bu konulara ilk defa etraflıca değinen düşünür olduğundan, sosyolojinin öncülerinden kabul edilir.

İbn-i Haldun Asabiye terimi ile, özellikle Arap kavimleri arasındaki ırkçılığa varan dayanışmayı gözlemler ve neden bazı toplumların güç kazanırken bazılarının yok olmaya mahrum olduğunu açıklarken toplumsal birlikteliğin (social solidarity) önemini esas alır. 18. yy. boyunca Avrupa’da Kapitalist ekonomik sistemlerin ve bu tip sistemlerim doğal bir zaruriyeti olan bireyselliğe övgünün yaygınlaşmasıyla, İbn-i Haldun’un Asabiye yaklaşımı batılı düşünürler tarafından keşfedilir, bir çok dile çevrilir ve pek çok düşünür tarafından benimsenir.

Asabiye terim olarak bağlamak, himaye etmek, korumak anlamını taşır.

Arap toplumlarında Asabiye, soydaşların, akrabaların, din ya da çıkar gruplarının birbirlerini ne pahasına olursa olsun koruyup kollamasını gerektirir. Kol kırılır yen içinde kalır mantığınca sorunlar grup içinde bir şekilde çözüme kavuşurken, diğer gruplara karşı sürekli bir haklı ve üstün olma yaklaşımı benimsenir. Bu tip bir kabilecilik anlayışı, Arap tarihi boyunca pek çok ırkçı ve kanlı çatışmaların çıkmasına neden olmuş olsa, demokratik değerlerin yaygınlaşması ile gerek Arap ülkelerinde gerek dünyada bu ve benzeri sınırları keskin ‘birliktelik’ anlayışları, yerilerini nazaran yumuşamak bir formata, yani Milliyetçiliğe bırakmıştır.

*Asabiye gösteren kişi için kullanılan kelime olan mutassıb ise, islam kültürünün yaygın olduğu toplumlarda cemaat değerleri ve gelenekselliği muhafaza eden kişiler için kullanılmaya devam edilmektedir.

Bireysellik

Adam Smith çalışmalarında modern ekonominin kişisel çıkar (self-interest) kavramının üzerine inşa edildiğini iddia ederken, arkadaşı Adam Ferguson dönemin getirdiği ekonomik ve politik gelişmelerin, diğer tüm ilerlemeler gibi, bir bedeli de beraberinde getirdiğini dile getirir. Kişisel çıkara dayalı yeni toplumsal ilişkilerin, yüzyıllarca muhafaza edilmiş onur ve sadakata dayanan toplumsal birliktelik değerlerinin yerini alacağını söyler. Ferguson ve etkilediği Marx, Hegel ve Putnam gibi düşünürler, bu öngörülen yıkımı engellemek için, toplumsal katılımının teşviğini (civic society) önerir.

Yine de çok geçmeden korkulan olur, milleyetçiliğin asabiye kavramından evrilerek yarattığı ortak çıkar ve değerler odaklı birliktelik iddiasına rağmen, kapitalist düşünce ve bireyselliğe dayalı tüketim artıkça, bu değerler yozlaşır ve insanları birbirine bağlayan temel kavram olmaktan uzaklaşmaya başlar.

1970’lerden itibaren Liberal Ekonomiler, Dünya Savaşları sonrası yaşanan sosyal ve ekonomik ilerlemeler sayesinde, bireysel tüketim ile kimlik inşasını küresel ölçekte uygulamaya koyabilmişlerdir. Haliyle dışarıda satın alınmayı bekleyen ‘ideal kimlikler’ liberal ekonominin temel stratejisi haline gelir. Asabiye ya da milliyetçilik kavramlarının verili değerlerine zıt olarak, kişinin kendisinin oluşturabildiği bu tip modern kimlikler, dönemin değerleri ile birebir örtüşür. Dahası, bu tip kimlikler ‘biz’ algısı yaratarak, toplumsal birliktelikte oluşan malum boşlukları doldurmaya da yarar.

Haliyle giderek yalnızlaşan, bireysel değerleri hayatın merkezi haline koyan ve kimlik inşası için tüketmek zorunda kalan Modern İnsan, bu kimlikleri ‘başardığını’ göstermek için yaptığını, aldığını, gördüğünü, düşündüğünü ‘paylaşmak’ zorundadır. Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi, kişiyi ‘kendisini’ paylaştığı ortamlarda ne olursa olsun destekleyen (beğenen ve takip eden) kabile arkadaşları vardır. Kişi onay aldıkça, biz duygusunu, kendi gibi düşünen, davranan ve hisseden insanların varlığını hissedip, rahatlamış olur. Burada önemli nokta, biz olgusunun ve onaylandığımızı hissetiğimiz andaki rahatlamanın günümüz toplumlarında nasıl evrildiğindense, keza ‘biz’ olma ihityacı insanın doğası kaynaklıdır, bunun aslında pek de ihtiyacımız olmayan şeyleri ‘tüketerek’ yarattığımız ‘sözde kimlikler’ temelli olmasıdır.

Halbuki yalnızlık, insan doğasının ve sosyal hayatın en olağan parçası.

İhtiyaç duyduğumuz, kendimizi ve toplumu vesilesi ile daha iyi anladığımız, haliyle çoğu zaman işlevsel olan bir parçası hem de. Günümüzde ise, yalnızlık bir huzursuzluk, bir eksiklik göstergesi, bir ‘kaybedenlik’ iması, insan ile, eylem ile ya da vesile ile ‘kurtulunması’ gereken geçici bir bozukluk hali. Haliyle böylesi güçlü bir yalnızlık ‘hatası’, ‘sistemin itina ile aradığı (yarattığı) durum olarak her anımıza tesir ediyor. Yalnızlığımızı sosyal hayatın içinde dengeli bir şekilde yaşamaktansa, kendi kendimize sosyal bir yalnızlık yaratarak sürekli ‘onaylanma ihtiyacı’ ve ‘kaybolma’ arasında arada kalıyoruz.

Belki de bu yüzden, bir sonraki ki sosyal medya paylaşımımızda, özellikle neden bu resim, bu an, bu düşünce ve eylemi seçtiğimizi düşünmekle başlamak en iyisi. Keza ihtiyaçlar, kendini tanıma sonrasında belirlendiğinde mutlu tatminler yaratıyor; paylaşımlar satın alınmayan ama yaratılan kimlikleri yansıttığında işlevsel, ve Biz kavramı, yalnızlık ve sosyallik iki ayrı kavram olarak yaşayabildiği zaman gerçekten birleştirici.