Balonlar iki yüzden var:
- Dışarısının belirsizliği, girdabı ve akışı bizi korkutuyor. Bu yüzden gerçek ya da sahte, balonlar icat ediyoruz. Bazı şeyleri kontrol edebildiğimize inanmak, bir balonumuzun, bize ait bir dünyanın olması bizi güçlü kılıyor çünkü. Bu tip duygular bir yere kadar makul. Keza insanın kendine ait odaları olmalı. Onlara sahip çıkmalı, onları korumalı ve zenginleştirmeli. Ancak, balonların kendine ait odalardan farkı şu: Bunları inşa ederken özgürlüğümüzden ve irademizden vazgeçiyor, kendimizi kandırıyor, bile bile ladeslere kapılıyoruz. Tam da bu yüzden, kontrol ettiğimizi sandığımız balonlarımız, bin bir türlü riski içinde barındıran, en tehlikeli kontrolsüzlüğümüz oluyor.
- Dışarıdaki hayat, başarı ve idealler baskısı ile dolu. Halbuki çoğumuz sıradan, basit ve sığ hayatlar yaşıyoruz. Ya da acaba öyle miyiz diye paniğe kapılıyoruz. Yapamadığımız, bizi mutsuz eden, kendimizi başarısız hissettiğimiz pek çok şey var. Rahatlamak ve kendimizi iyi hissetmek için tüm bunları neden yapamadığımızı gerekçelendirmeye ihtiyaç duyuyoruz. O yüzden balonların içini bahanelerle ve acılarla doldurup, suçu üzerimizden atıyoruz. Sadist bir duygu ile başkalarını, sistemi, hayatı, kökenimizi, onu bunu suçlarken, üzerimizden yük kalkıyor ve mazoşist bir hazla rahatlıyoruz.
Haliyle balonun var oluşu, yıkıcı, yorucu ve belirsiz bir ‘dışarısı’ ile mümkün. Kendine göre bir akışı ve belirsizliği olan bir dışarısı bu. Bazen insanlar, bazen sorumluluklar, bazen hayaller oluyor bu dışarısı. Hayat diyelim buna en bayağı haliyle. Kontrol edemediğimiz onlarca sorunu içinde barından bir akışa sahip olan hayat. Bu hayatın belirsizliğinden kurtulmak için yüzyıllar boyunca normlar, belirli sıkıntılar, güvenli sevgiler gibi yardımcı kavramlar yaratmıştır toplum. Düzenli bir gelir, her gün yanında olacağına inandığın bir eş, oyalanacak bir çocuk rutini, kime nasıl davranman gerektiğini belirleyen etik kurallar gibi. Hayatın üç aşağı beş yukarı bir kullanma kılavuzu vardır yani. İnsanın yıllar geçtikçe normları, kaotik yollara; belirli sıkıntıları, belirsiz heyecanlara, güven veren sevgileri, seni sürükleyen aşklara tercih etmesi bundandır. Uğraşmazsın, akışına bırakırsın ve genelde bu kurallara uydukça, kendine ait balonlardan balon beğenmeye başlarsın. Balonlar güzeldir, bir nebzeye kadar insanın sırtındaki yükü alır, ama sana ait değildir çoğunlukla. Üstün körü alınmış bir elbise gibi iğreti insanın durur üstüne. Balonlar ‘başkalarına’ göre olması gerekenlerle doludur, haliyle bizi ıskalama ihtimali yüksek şeylerden oluşur. Kendi gerçeklerimizle, savaşlarımızla ve arzularımızla şekillendirmediğimiz her balon, patlama riskini beraberinde taşır. Çünkü her balon, bir ‘acaba’ taşır içinde sessiz sedasız. Birinin gelip o balonları parmağı ile dürtmesini istemeyiz. Balonsuz yaşayan insanlar görünce gözlerimizi kapatır, onların da aslında birer balon içinde olduğuna inanmak isteriz. Balonların sanrısal olduğu bahsinin açılması ise, bizi çileden çıkartır.
Acı ve suçlamalar da tam bu noktada devreye girer. Balonların patlamamasını, bu hayalden dünyalarımızın yıkılmamasını sağlamak için. Onun üstün körü bir şey değil, bizzat bize göre olduğuna inanmamız gerekir. Bu yüzden, tüm bu Acaba‘lardan kaçınmak için, kontrollü dozlarda acı ve suçlamalar salarız o balonların içine. Dışarıda kalamamızı, kendimize ait odalardan muaf olmamızı yükleyeceğimiz zanlılar yaratırız böylece. Balondayızdır, çünkü hayatın akışı böyledir. Şunu yapmamışızdır, çünkü ülke elden gitmiştir, kocamız zengin, ailemiz entel değildir, arkadaşlarımız bir işe yaramamıştır, ruhsal dengesizliklerimiz vardır üstüne gitmememiz gereken, uzar da uzar liste. Tüm bu acı ve suçlamalar, hala birey olduğumuzu; tüm bu belirsizlik içinde, hala bir şeylere dokunduğumuz hissiyatını verir bize. Bizim suçumuz yoktur yani, balonlar kaderimizdir ve biz bu balonlar içinde hala kendimizizdir. Eksik ya da yanlış bile olsa, bizizdir. Böylece balonlarımız birer sırça fanusa dönüşüverir. Öyle tatlı bir bağımlılıktır ki bu suçu ‘başkalarına’ atmak ve yaşadığının en doğrusu olduğuna inanmak, balonun gerçekliğine delicesine bağlanır, ona dokunanı dokuz köyden kovar, dışarısını hiç var olmamış ya da fi tarihinde var olmuş bir sanrı sayarız, kendimizi kandırdığımız şeyleri ve yarattığımız bu köleliği sorgulamaz, dahası kendisine ait odalar bulmaya çabalayanları ise beyhude bir bohemlikle suçlarız. Kendi elimizde tuttuğumuz bir saatli bomba pimi gibidir balonlarımız. Biz istemedikçe kimse patlatamaz zannederiz balonumuzu. Onu yok etme ihtimalinin kendi elimizde olması, onu yok edebilecek insanları ve durumları etrafımızdan uzaklaştırmış olmamız, o pimin metal soğukluğu, içten içe zevk verir bize.
Oysa özgürlük, kontrol edilemediği için tansıktır. Sevmek ve kendini aramak, kontrolümüzü kaybettirdiği için değil, onu anlamsız kıldığı için özgürleştirir bizi. Kendimizi kandırmadığımız ölçüde kalbimiz çarpmaya başlar. Öyle ki, yaşadıkları renkli balonları içinde, kendini kandırdığını dahi farkında varmadan sözde kontrol oyunları oynayanların kalpleri, yaşamdan müzdarip, yaşamdan korkak, hatta yaşamdan muaf bir halde, grinin heyecansız tonlarında atmaktadır. Halbuki kendinin farkında, özgürlüğünün kontrolsüzlüğünde olan bir insan kadar dirimsel başka ne vardır?
