Giriş: Pavor Nocturnus’ lu Sessiz Harfler ve Yitik Anomiler
Yazıyorum
çünkü senin bu satırları okuma ihtimalin hayli yüksek
ve biliyorum ki,
beni ve kendini şimdiden tanıdın.
Tahmin ettiğin gibi Sevgili Dostum,
bu sayfalarda biraz sen, biraz ben ve az biraz da gizem var. Keza pek çok cümle sadece sana anlam ifade edecek şekilde yazıldı. Biraz bencilce yani, biraz da ayrılığın ‘sessizlik kuralının’ garip bir cilvesi diyelim. Sen yine de okurken saç diplerine değin seni ve bizi hatırlamayı unutma ve bu cümleleri sakla, çünkü onlar da en az biz kadar yalnız ve hep özgür kalacaklar.
Sanırım artık ayrılığa nanik atmak ya da Norm’allere çelme takmak için burada olduğumu anlamışsındır. Her şeyin ötesinde, az biraz muziplik de var yani işin içinde. Buna, kabuk bağlamış yeni hayatını en kaba etinden çimdiklemek ve muzır neşriyatlığımızdan bir iki sayfa daha oku-t-mak da diyebilirim. Hem biraz da kızgınım sana, bunu da söylemeden geçmeyeceğim. Beni ayrılığa doğru ite kaka adeta kovar gibi elinde acı bir biberle gönderdiğin ve bu sebeple de ara ara büyük bir hayal kırıklığı olmayı başarabildiğin için.
Şimdi sen, ayrılık sonrası yeni yapay kabuğunun içinde sakin olduğunu söylüyor ama hala kendini eskisi gibi yitik ve anlaşılmaz hissetmeye devam ediyorsun. Hala ara ara ölümlü intiharları düşlüyor, belki de bu yüzden normlara uyup kendinden kurtulmaya çalışıyorsun. Kendinle bir türlü barışıp yüzleşemediğinden, kaos seni hala feci korkutuyor, yoruyor. Hala sağında solunda yaralar, en derinlere batmış da çıkamamış kıymıklar, ürkeklikler. Özgürlüğünün boynunda bir kelepçe gibi asılı bu KOCA şehir ve onun içinde sen, hala nefessizlikte, gri ve kirlisin. Hala haksızlıklar toplardamarına değin yoğun, hala yumruklarını sıkıyorsun düzene karşı. Hala ve sık sık sular altında kalan köyünü özlüyorsun, yeşilin toprağını tırnaklarının arasında saklamayı ve bazı Adamları. Hala artık kocaman bir kadın olduğunu düşünüyorsun ve hayatın seni çocukluğunun alnından tek seferde vurduğunu. Şimdilerde GeziPark denilen yerde koşmak sana hala hiç olmadığı kadar çok yakışıyor. Hala pedallarına değdiğin bisiklet huzurlu ve evindeki kedi gibi mır mır sesler çıkarıyor boğaz boyunca. Hala ruhun ruhumda Sevgili bir Dost, ruhum ruhunda bir Yolcu, ve ben hala saklı bir yerçekimli karanfil misali sende büyüyorum dünyaya dönüşerek. Hala ve hep seni hücrelerine değin anlıyorum, duyumsuyorum ama anlatamıyorum. Kelimelerim kaypak, bakışlarım muzip, düşüncelerim muğlak kalıyor karşında. Belki de bundan ötürü hala ,
ki heyhat,
hayat denilen kirli mezbahada bizzat sen tarafından yanlış anlaşılıyor, soğuk odalarda umarsızca kıyılıp, yalnız bırakılıyorum. Ardından da acımasız bir terk ediliş geliyor. Bell ki ruhumun cüzzamlı yerleri toplumu ve toplumun cüzzamlı yerleri de seni korkutuyor. Seni toplum ile kirlenmiş halde görmenin beni bu denli irkitmesinden ötürü ,sana inatla ‘kendini’ hatırlatmam belli ki seni daha da sinirlendiriyor.
Her şeye rağmen Sevgili Dostum,
ilk olarak edepli aşk ile edebi aşk arasındaki farkı anlaman gerekiyor artık. Eb(d)edilik Sevgili Dostum, bizim de hep içinde olduğumuz o şey. Zamansızlıktan beraber çaldığımız bereketli topraklarımız, isyan dolu büyücülüğümüz, hep Biz’e ait kalacak olan o Arka Bahçe’miz.
Ve burada yaşananlar Sevgili Dostum, sandığın ve korktuğun o kaos değil ve hiç olmadı. Sen de gayet iyi biliyorsun ki, burada aşk cinsiyetsizdir nihayetinde. İnkarı bile ikrarını doğurur bazen ve adı koyulan her şey, birer sessiz harf gibi keserek boğar bizi. Ama ‘onlar’ o adları koymayı çok sever Sevgili Dostum. Başkaları hakkında hep sessiz sessiz konuşurlar. Halbuki bizim gibi yalnız ve anomili insanlara karaktersiz sessiz harfler değil, KOCA KOCA sesli harfler gerek, KORKUSUZ, CESUR VE ÖZGÜR! Kimseyi umursamadan kendini yaşamak gerek, kendinle yaşamlamak. Arka Bahçe’mizdeki ruhlarımıza bir kendimiz gerek bir de zamansızlık. Birbirimizi görmesek bile artık, bunun adı ap-ayrılık olsa bile, fark etmez. Önce kendimizi unutmamak gerek. O’na nefes aldırmak. KOCA KOCA sesli harflerimiz ellerimizdeyken kendimizi ÇIRILÇIPLAK koşar gibi yaşamak gerek. Yeşil ve Mavi. Tüm Akdeniz ruhunu emmiş gibi kana kana!
Sıcak ve soluksuz yaşamak.
Anlıyor musun Sevgili Dostum?
Halbuki tutturmuş gidiyor Dünya, bildikleri pek bir bildik, dedikleri pek bir dedik. Bizi kimlik üstü numara ile adlandıran devlet gibi ‘onlar’ da, insana bir cinsiyet, bir kimlik veriveriyor. Bunu büyük bir ciddiyetle, kaşları çatık halde ama derin bir hevesle yapıyorlar hem de. Anlayacağın Aşk bile kurumsallaşıyor Sevgili Dostum ‘onların’ elinde..Onlar ki, biz küçükken istedikleri basma kalıp cevapları vermediğimizde elimize cetvelle vuranlar. ’Onlar’ ki büyüyüp ‘bu denli’ sevemeyince aynı cetvelle aşka sınır çizmeye çalışanlar. Sadece ölçekli,cetvelli, düzenli, talan edilen ülkelerinin yapay sınırları gibi sevmeyi bilenler. Sahi biz, ikimiz ne zamandır “onların” kurumunda bir sınır komşusu oluverdik, bilemiyorum. En son ne zaman iki kadın birbirine aşk duyumsadığı için yakıldı üst üste dizilmiş önyargı odunları üzerinde? En son ne zaman günahtı tüm bu renkler? En son ne zaman anarşi, normsuzluk, özgürlük bile kurumsallaşmaya maruz kaldı? Biz hangi çağın tam ortasında kaldık Sevgili Dostum ve neden ayırlığımız bu kadar toplumsal olmak zorundaydı? Neden norm-almiş gibi davranmaya mecbur kılındık, neden norm-lar esir aldı bizi bu denli? Ne zaman kim geçirdi yüzümüze bu kabuklu maskeleri ve sen o maskenin ardından nasıl oldu da kendini bu denli güvende ve ‘sen’ gibi hissederek nefes alabildin bunca zaman?
Özgürlüğümüz Sevgili Dostum,
kelimelerimiz üzerine onca anlam yüklendiği için bu denli tutsak, bu denli korkak ve sınırlı. Ama ben sana inatla, hala, bu üç beş kuşeden çapulcu sayfa ile, içinde saklı ürkek sokak çocuklarının balon heyecanı özgürlüğünü hatırlatma derdindeyim. Bana duyduğun acılı pamuk şeker yoğunluğundaki öfkeni, bu haziran yağmurlarıyla eritme çabasında. Uzun maratonlardaki bayrak devri ciddiyetiyle seni sana hatırlatmak usulca. Ama yine beceremeyeceğim, biliyorum. Çünkü bu sefer ki infaz, ayrılık içinde zamanla büyüyen ve dolayısıyla küçülür umudundaki yargılara bağlı olanından. Yalnızlığımızın tam ortasında, aynı topraklardan olduğuna inandığın Sevgili bir Dost ile başı boş ve saf bir özgürlük özlemi duyumsarken, Ortaçağ cadıları gibi damgalandı birimiz, günah keçisi olarak, tam sırtından ve şimdi toplumu rahatlatmak adına bu odunlar üzerinde büyük bir ilgiyle izlenirken öylece infazını beklemekte. Yargılar ise en ön-de çoktan fiş-ek-lenmiş. Seyirciler – ki ‘onlar’ hep çok sevmiştir zaten böyle büyülü ve farklı infazları, doğru ve normal yola getirmeleri- delicesine mutlu.
Ve sen Sevgili Dostum, gözümün önünde, en “ön” sıraların birinde, sessizlik karanlığında. Biraz günahkar (ve bu yüzden de), kendince haklı, yani herkes gibisin. Ama atomlarına rağmen yalnız ve hiç olmadığın kadar gri.
Halbuki Sevgili Dostum,
iki farklı alfabesi olan tek bir medeniyet bizim Arka Bahçe’miz. Burada, en çok da birbirimizi en iyi anladığımız o SESLİ harflerimiz benzer birbirine. Aynı topraklardan, iç içe ve hep aynı devinimlerde dirilircesine. Şimdi onlar da susmuş, susturulmuş, yerine biz için gelenler ise ola ola onların ‘sessiz harf’leri! Paytak paytak yürüyorlar bak önümüzde, aramızda, sağımızda! Bahçe’miz istila edilmiş ve artık ‘onlar’ birer acımasız hükümdar olmuş, birer sağır, birer toplum putperesti, birer Frankenstein, birer korkak, birer Firavunumsu! Yanındaki kalabalığa iyi bak, onlara tanı Sevgili Dostum! Onlar ki ayrılık cambazları, koşunun tavşan atletleri, parmakla gösterenler ama işine gelmeyince ilk kaçıp gidenler, kaypak harflliler, iki yüzlü heceler, ellerinde cetvelle kapı kapı gezenler, düzen bekçileri işsizler! İşte onlarla çevrili bu gösterinin ön sıraları, yargılar ateşli, tatminkar şekilde kapanmış dudakları, çünkü haklılar, çünkü infaz var
ve günah keçisi ise düpedüz kırgın!
Çünkü sen, her şeyi onaylarcasına suskun.
Çünkü sen, kendine başka bir tarih yazmışcasına unutkan.
Çünkü sen, kendin değil.
Anlayacağın Sevgili Dostum,
benim alfabemle çok az sesli harf kullanılarak yazılmış tüm bu satırlar, yine sensiz anlamını bulamayacak, varla yok arasında kalmış sevgimiz kuyruğunu bir türlü yakalayamayacak. Yüzümüzde ardında sakladıklarıyla maskelerimiz ve biz, hücrelerimize değin giyinikken, sessizliğe inat bunca SESLİ harf, yankısı bile olmayan cılız bir çığlık misali başıboş ve öksüz kalacak. Biz seninle infaz anında yine göz göze sessizce bakıyor olacağız ve kanımca bu ayrılık palavrası, gösterili infazın sonunda bile aramızda yaşanan güzel parodilerden biri olarak kalacak. Tüm bu satırlar paradoksal bir monolog olduğu müddetçe Sevgili Dostum, biz yitik anomiler olarak –yine- kendimizden kaçar olacağız.
Schrödinger’in Kedisi ve Paradoksal Bir Monolog
Schrödinger’in tıpkı O’na benzeyen bir Kedisi vardı.
Bir var bir yok masalında, zaman kurmacasında.
Sevgili Dostum,
Yokluğunun varlığı ile varlığının yokluğu o denli iç içe ki, çoğu zaman sana değin neyin nerede başladığını ve nerede, neden bit(e)mediğini hiç anlayamıyorum. Suçlu muhtemelen zamanın bir akışının olması. O akış ki, bir yandan aramızdaki bu karanlık “es” leri yaratıyor; bir yandan da artık gözlemcisine bağlı olmayan anılarımızı özerkleştirip, bizi bu anıların kölesi yapıveriyor. Ben şahsen, bazen bu bilinmezliğe genelde korku diyorum ve böylece sanki her şeyi ben kendi kafamda kurgulamışım gibi düşünüp, tüm bu yoğunluğu benleştiriyorum. Böyle düşünmek, biraz da olsa rahatlatıyor beni. Bazen de boğazdan boğum boğum geçmeye çabalayan bir yutkunuş diyorum, sanki sen beni çoktan unutmuşssun ya da sadece bir dönemliğine pamuk diye yarana basmışsın gibi düşünüyorum. Bu ise malesef biraz acı verici oluyor. Her iki durumda da çabalarım beyhude, muammalar ise elzem ve ebedi. Tüm bu belirsizlikler ki, insanı parmaklarından başlayarak üşütürmüş Sevgili Dostum, bunu en iyi aramızdaki bu karanlık es’lerden anlıyorum.
Ve bundan ötürü, küçük yağmur ellerim kontrolsüzce üşüyor.
Aramızdaki tüm boşlukları kaplayıveren zamanlı bir soğukluk bu! Gün doğumu evveli gibi kaçınılmaz. Ve o lanetli zamanın saniyeleri koyu bir yosunmuşcasıne kaplıyor biçimsiz parmaklarımı, o yüzden de biraz, yazamıyorum doğru düzgün.
Ayrılık parmak uçlarımdan başlıyor anlayacağın,
Biraz ölümü hatırlatıyor.
Soğuk ve ağır.
Kaygan bir zemindeki
kırık buz taneleri gibi bize değin her şey,
Kesik ve Muğlak.
Ve boşlukta
dokunanı kesecek gibi sessizlik.
az ılık bir kelam,
Sana değin..
Süt gibi.
Isıtırcasına damağımı, dimağımı bekliyor.
Ama her yer sepsessiz Sevgili Dostum,
Kalemi unutmuş güzel ellerinin düşüncesi bile yeterince sıcak değil artık.
Ayrılık ki
Soğuk bir boşluk.
Ve Bu boşlukta mezarda sıkışıp kalmış kazıcılar gibi “terk edilen”.
Soluksuz.
Ama ben,
soluğum yettiğince devam edeceğim yazmaya.
Halbuki artık mürekkeple sevişmek yok Sevgili Dostum, artık saniyelere hükmeden bir zamansızlık cambazı da değilim. Yıllanmış kelamların kırmızılıkları, öpülmemiş dudakların çatlaklıkları, zarfı sebepsiz buruşukluklarla dolu mektuplar arasında dolaşıyorum ara ara. Hafif arabeskvari. Tüm bu sessizlkte, bazen külliyen zamanla hatası gibi geliyorsun bana, bazen yanlış hecelenmişliğinden ötürü çarpuk çurpuk anlaşılmış devrik bir cümle. Bazen de frekansları ancak yılda bir tutan bozuk bir saat.
Yine de kelimeler ki hep sana Sevgili Dostum, özlemler ki saklı, duygular sükutta. Sen ki anlamların Roma’sı misali, her şeyde mecaz, her şeyde biraz.
Ruhum ise, bedenleri esir almış toplum kampında normal olmayanın normu, alışamayanın özgürlüğü olmuş, Arka Bahçe’de oturmuş yazı yazıyor işte. Ama maskesiz, ama kendi.
Halbuki senin yokluğun isyan, varlığın ise riya dolu. Ve şimdi maddeye dokunamamışlığım kanıyor boğuk boğuk.
Aramızda bir buzlu cam gibi her türlü çarpık algı, bulanık
ve kurgusu bozuk amatör filmler gibi çoğu zaman Biz’e değin aşk, kesik kesik.
Sebepler, korkular, kırgınlıklar, anlaşılamamazlıklar ve hüsran. Yalnış anlaşılmak bile bir anlam içeriyor nihayetinde, zoraki ittiriş bile bir temas.
Zamansızlıkta aşk bir kaos değil Sevgili Dostum, maddesizlikte ise kediler yeşil, mavi, mor, ve cezayir menekşe.
Ama zaman..
İliklerimize değin zaman ve maskelerimizi de işte o “zaman” takıyor Sevgili Dostum. Ayrılık zamanda hortluyor ve zamanla ölüyor. Asıl intikam (ayrılık) ise ,maskeyi çıkarmak yerine zamana itaat ve maskesizlikteki o çıplak halimizi zamanla unutuş. Bir Vita’ya Orlando ne denli intikam olabilecekse, sana ve bana sessiz yıllar o denli unutturucu olacaktır, biliyorum.
Halbuki biricikliğe bir temas, her an tüm yüzey birlikteliklerden yeğdir, bilirsin. Ruhlar tüm kimliklerini, isimlerini, mesleklerini, ön arka ne varsa tüm yargılarını, cinsiyetlerini, dost meclis kararlarını yani onları şekillendirmeye çabalayan balçık ustasının şiş tüm o parmaklarından kurtulunca ancak… Ancak o zaman, zaman ve madde algımız ahmakça bir kültür ve cılız yargılar olmaktan sıyrılabilir. Olur ya, tüm bu yargılardan kaçı-nı-p, bir ruh bir ruhta kelamlaşabilirse eğer, İsa’nın Tanrı’sı, Tanrı’nın İsa’sı gibi anlam bütünlüğünü o zaman bulur, buldurur. O yüzden, ‘kuyruğunu tamamlayan bir daire’ gibi iki ruh döne döne inerken derine, her ‘ayrılık’ sadece yeni bir düzlem, çözülmesi gereken bir bilinmeyen doğurur. Böylece bu döngü varoluşlarıyla köle, oluşlarıyla özgür kılar onları. Varlıkları ve ayrılık o derece iç içe ve gereklidir ki, ebediyet uğruna ayrılık için her seferinde illa birinin ittirmesi gerekir diğerini boşluğa.
Ve şimdi Sevgili Dostum, bu defa ayrılık gardiyanı sensin. Sen beni boşluğa ittirmiş, ben ise durmaksızın düşerken birlikte dokunulan, konuşulan ve anılan şeylere yapışıp kalan bunca anlam ne denli yoğun bir bilsen. İşte bu boşlukta, tüm temaslar ki günah kadar çekici, kırmızı ve şarap; tüm nefesler ki, tekrarlayan bir geçmiş arzusu doğurmakta ve tüm ‘an’lar ki anıları şizofrenik bir dünya kıvamı yaratımında.
Her yer anı ve her anı yapış yapış bir tekerrür çoğu zaman. Tekrar tekrar okunan mektuplar, ters çevilip yazılan aynalar, duvarda rujdan isyan, şiirler ki hayali, ekşi bir 7.kat tadı. Zorlamak ve zora koşmak iç içe, biraz da havai..Düşerken durmak bir savaş ilanı gibi Sevgili Dostum, ittirmek bir sulh. Belki de bu yüzden, durmaksızın sahiplenilmiş kelimelere, Berg ile biten imzalara, daktiloya çekilen her satıra bir anlam yükleme curcunası.
Ve aramızdaki yalın, basit ve yoğun her şeyin; ikiyüzlü, korkak ve sınırlı bu dünyada kötü ama çok kötü bir çevirisi bu sefer ki ayrılık.Ayrılık ki özlem demek Sevgili Dostum,
Özlem ki aşk.
Var oluşumun beraberce bir türlü sığamadığı Alice Diyarı’nın o küçük deliği. Beraber yarattığımız o büyük Arka Bahçe.
Ve ben, bu boşlukta
Seni Çok özlüyorum Sevgili Dostum.
Hayatı gerçeklerden takip eden bilim insanları gibi, ben de seni sevdiğin her şeyle, mavi mürekkep ılıklığıyla, Berlin’deki yeşil taşla, yağmur kokusuyla, Slyvia’in fanusunun en karanlık yeriyle, Kafka’nın Milena’yı beklediği istasyonla ve Virginia’nın çiçekleri kendi alan haliyle yaşamlıyorum. Ve diyorum ki, zaman algısı, varsın varlıkla yokluğu değiştirmiş olsun bugünü. Neye varacağım ki bu akış yanılsamasında, hepi topu Arka Bahçe’de olanlar zaten kendimiz. Kimi göreceğim ki anlam diyarında, hepi topu o bahçede Tagore bir bahçıvan, çiçek bir lotus. Mısralarını dokuya dokuya okurken kaybolmuş zamanı takip edercesine, varsın hayatın saniyelerine seni ve beni sığdıramamış, bugün’ü bize ikna edememiş olalım.
Yani Sevgili Dostum, hem varsın, hem yoksun, hem varım, hem yokum.
Senin burada olmadığını söylemek zamana tutsaklık, sana değin yokluk duymak ise maddeye aşk olurdu. Halbuki Sevgili Dostum, aşık olmayarak aşk duyduğum, özgürlüğünde var olmak uğruna yok olduğum kadın.
İkimizli aşk, aramızdaki sessizlik yaşlanırken
dudaklarımızda asılı kalan ilk şarabın ekşiliği ve dumanı ruha dokunan nikotin gibi büyütecek bizi.
Bu sefer de varsın aramızdaki şeyin adı ayrılık olsun.
Nasılsa bir gün,
Yeterince büyüdüğümüzde
bulacağız yine biz birbirimizi
o Arka Bahçe’de.

Yorum bırakın