Modern zamanların derdi ‘boşluk’ hissi.
Daha doğrusu bu hissin kişide yarattığı gerginlik, sinir bozuklukları, kaygı, huzursuzluk ya da tıbbi adıyla anksiyete.
Nietzche’nin bu konuya meşhur ‘Tanrı öldü’ de şimdi ne halt yiyeceğiz mealindeki yaklaşımı, modern insanın yaşadığı bu ortada kalmışlığın sancısı olan boşluğu anlatan en iyi bakış açılarından biri. Malum bir kaç yüzyıldır, hayattaki boşluğu maskeleyen toplumsal anlamda kabul edilmiş ‘afyonlarda’ belli başlı kıtlıklar yaşamaya başladık.
Hayatın çelişki ve belirsizliğini görece en iyi cevaplayan din, ve haliyle aile ve türevleri kurumlar, elden gitmeye başladı mesela ve boşalan yerlere ‘hayatın kendisinin’ bizzat kocaman bir boşluk olduğu fikri doldu.
Bilim ve akla bu boşluğu doldurma görevi verildi.
Ne yazık ki bilim, para ve iktidar ile; akıl ise yanılgı ve ego ile birlikte var olup geliştiği için, bu çelişki ve belirsizlikler sadece belirli bir zümrenin keyfine göre şekillendi.
Hayatın anlamını ve doğanın işleyişini bulduğunu zanneden bilim adamları, hayatın boşluğunu din gibi kuralları olan mekanik bir yapıya indirgemekle kalmadı, içlerindeki boşluğu kapatmak için kendilerine modern bilgi peygamberi misyonu çizdiler. Böylece doğa ve toplumda saklı bulunan bilgi ve ilimi, insanlara yaymakla mükellef oldular. Tıpkı Tanrı’nın bilgi ve ilimini insanlara yaymakla yükümlü din peygamberleri gibi.
Haliyle, kendilerine yarattıkları bu ayrıcalıklı zümreye ait olma hissi ile yaşadıkları ‘boşluğu’ kendilerine göre doldurdular.
Saatlerce çalışan doktorun boşluğa düşecek zamanı bile yoktu. Üsteklik insan ve yaşam arasındaki bağa dokunabildiği için kutsaldı. Laboratuvardaki biyolog, prostat kanserini erken döneminde tedavi edebilecek bir yöntem bulduğu için benzer şeyi hissetti. Psikolog, hastasının anksiyete ataklarını giderecek yöntemlerle didinirken; ekonomist, türev piyasaların işleyişi ile ekonomik krizler arasında bağ kuran bir teori geliştirdiğinde, politik bilimci, halk devrimlerinin sosyo-politik analizini yaptığında.
Ancak, böylesine peygamberlik gücü kendi başına evrilmedi. Kapital, para, sömürü ve gücü elinde tutan İktidar, bazen devlet bazen şirket kisvesinde, bilimi elinde evirdi çevirdi. Ama İktidarın, yanılsamalı özgürlükleri ve anlamları içinde kendi kendine oyalanan bilim zümresine odaklanmaktan cok daha muhim bir işi vardı:
Toplumun boşluğunu doldurmak.
Keza toplumdaki ‘sıradan‘ bir insanın, epistemoloji ya da ontoloji gibi dertleri, Nobel almak ya da dünyayı kurtarmak gibi hayalleri yoktur. Herkes kadar kendilerini önemli hissetmek isterler, ama en önemli değil. Herkes kadar sevilmek isterler, ama narsistik bir güdüyle değil. Herkes kadar hırslıdırlar, ama hırsları için Roma’yı yakmazlar.
Sıradan insanın derdi, en basit haliyle, içinde bulunduğu toplumsal düzen ile uyum sağlamak ve kendini onun bir parçası olarak hissetmek. İktidar, dinin elinde iken, insanın ait olması gereken yerin adı mümin topluluğu idi. İktidar modern devletin eline geçince, bu yerin adı halk oldu. Şirketler ve kapitalizmin eline geçince ise, kitle.
Haliyle, ‘günümüz insanının’ yaşadığı anksiyete de, şimdiki düzen (kitlenin bir parçası olmak) ile eski düzen (sade vatandaş ya da huzurlu bir mümin olmak) arasındaki geçişin yarattığı sallantılardan kaynaklanıyor. Diğer bir deyişle, modern insan, son bir iki yüzyılda yaşanan baş döndürücü hızdaki toplumsal dönüşümlere uyum sağlayacak yeterli süre bulamadı. Bu da yetmezmiş gibi, yeni düzendeki büyük bir çelişki ile savaşıyor: Hem kitlenin bir parçası olup, hem de modern zamanların tanrılaştırdığı ‘bireyselliği’ nasıl yaşayacak?
Bu çelişkiyi yaşamak istemeyen ve bireyselliğe büyük anlam yükleyen insanların çözümü, tıpkı bilim zümresinin yarattığı ‘entellektüel bir kitlenin’ parçası olma yöntemi gibi, ait olduğu zümreyi (kitleyi) bizzat seçmek. Böylece, kendini ‘kitlenin’ o flu sığlığından dışlayacak, seçtiği o özel kitlenin (mesela akademi çevresi, bir örgüt, bir düşünce akımı yada kendi kafasındaki üç beş insan) içinde bireyselliğin kutsal özgünlüğünün bir parçası olacak. Tıpkı girişimcilerin, brokerlerin ya da mühendislerin kendilerini ‘kapitalist zümrenin’ bir parçası olarak adlandırarak bir kaç yüzyıldır büyük bir başarı ile yaptıkları gibi.
Bu bir çözüm. Diğeri ise çelişkide kitle tarafını tutumak. Yani, kitleye ait olmakla sorunu olmayan, bunu yeni topluma uyum sağlamak olan gören insanların yaptığı gibi. Dahası yeni toplumsal düzende, kitle tarafında yer alan insanların kendilerini koyun gibi hissetmemesinin sağlanması esas. Tıpkı bireyselliği tanrısallaştıranların aynı zamanda kendilerini seçkin bir entellektüel kitleyeye ait hissetmesi gibi, kitle tarafında yer alanlar da kendilerini çoğunluğun sinerjisinden ve bilgisinden faydalanan bir birey olarak tanımlıyor.
Haliyle kişi, milyarlardan oluşan homojen bir yapının sözde bireysel bir parçası olarak hayatı kitlesel yaşıyor. Elinde telefonla sürekli online olarak hayatının her karesini paylaşarak kitlenin içinde yer alıyor ya da aldığına inanıyor. Bilumum çeşit ekran vasıtasıyla ‘kitle’ ne izliyorsa ve dinliyorsa onu takip ederek, diğerleri ile iletişim malzemesini güncel tutuyor. Ne popüler ise onu satın alıyor ve ‘kitleye’ aidiyetliğini onaylıyor. Tüm bunları yaparken de, sanki bu tip tüketimleri, yaşamları ya da paylaşımları tek kendisi yapıyormuş gibi hissediyor. Haliyle, yaşamına zamanın diğer tanrısı ‘bireysellik’ ve ‘özgürlük’ ile ilişkini sorgulamadan devam etttiği müddetçe her şey güllük gülistanlık gidiyor.
Olur da bir gün, çağın vaad ettiği ‘özgürlük ve bireysellik’ ile içinde bulunduğu ‘kitlesel’lik arasında kalır, ve kendine yer bulamaz, ve sorularına cevaplar alamaz, ve sorgular ise; işte o zaman hücrelerine değin gerilmeye başlıyor her şey.
Boşluk, çıplaktır çünkü. Oradadır, ya barışırsın, ya savaşırsın.
Ya varoluşçuların önerdiği gibi, boşluk içinde var olmayı kendi özünü (essence) keşfederek yaparsın. Bu bir nevi, bireysellik ve kitle arasındaki çekimin dışına çıkıp, kendi düzenini yaratmak anlamına da gelir. Ki böylece, varolduğun şey, kendine ister kitle içinde, ister bireysel özgürlük içinde , isterse bir onda bir bunda yer bulsun fark etmez, esasında keşfettiğin ‘özün’ olduğu için, varlığın boşluğu tamamlamış olur. Bir nevi, kendine ait din yaratarak kendi ruhunun peygamberi olma durumudur bu. Tanrı ölmüştür, ve sen doğmuşsundur. Birey olarak ya da kitle olarak, kimin umurumda. Sen kendi içindeki özü keşfetmeyi dürüstçe istedikten sonra.
Ya da biraz Platonvari yaklaşıp, oralarda bir yerlerde kendiliğinden var olan ideal özün içinde (mesela aşk, bilgi, erdem, barış gibi), kendine bir oda seçersin. Güvenli odalardır bunlar, ki idealdirler. İdeal oldukları için de, boşluk içermezler. Boşluk sadece senin şuanki varoluşun ile bu özler arasındaki farktan kaynaklanır, yaklaştıkça azalır, kaybolur. Ama bu boşluk, gerginlik değil motivasyon, yorgunluk değil kendini gerçekleştirme arzusu ile doludur. Bu bir nevi, ölen tanrıyı kitap ve peygamberleri ile değil, erdem ve özü ile yeninden doğurmak anlamına gelir.
Ya da o boşluğun çıplaklığından utanır, onu apar topar giydirmeye çabalarsın. Bunu yaparken sana her şeyi yapabilecek olduğunu hissettiren ‘özgürlük’ tanrısı bir yandan çeker seni. Öte yandan, kitleye ya da ona buna ait olamamanın getirdiği baskı. Ve tüm bu imkanlar içinde, dokunabilecek kadar yakın olduğun özgürlük ve kitle, seni felç eder, boğar, sıkar ve hareketsiz bırakır.
Düşer gibi hissedip düşmezsin, sever gibi hissedip içselleştiremezsin insanları. Seçerek veya gezerek özgürlüğün kölesi olursun. Anlarını an be an paylaşarak veya piyasadaki son moda şeyleri tüketerek bir şeyin parçası olmak ister ama daha da yalnızlaşır, özel olma arzusuyla daha da anonimleşirsin.
Belki de bu yüzden, Kierkegaard’ın ‘Anksiyete, özgürlüğün baş dönmesidir’ deyişindeki gibi, dünyanın etrafımızda bizi rahatsız edecek şekilde dönmesini engellemek için, onu kendi dönüşüyle kabul etmek gerekir. Belki de bu yüzden özgürlüğümüzü yeniden tanımlamak, kitlenin ya da bir şeye ait olmanın anlamını yeninden sorgulamak, kendimize herkesle ama kendi, düşünen ama limitli, insan ama homosapiens olduğumuzu hatırlamak, başımızın dönmesini durdurabilir.
Nitekim bazen özgürlük, limitlerinle ‘savaşmak’ ama kalan yerlerle ‘barışmak’ anlamına da gelebilir.
