Zaman imgesi seninle var oldu, seninle kendine bir ad koydu. Çünkü zaman yoksa mekan da yoktu. Haliyle sen ve ben’i ayıracak durumlar, yerler, zamansal dilimler de yoktu. Ya herkes biz’di ya da biz hiçbir şeydik. Bu yüzden zaman bir ilaç değil, bir keskiydi bizim için. O ki, şimdi’yi olduğundan kesip çıkarır, bir ur gibi uzaklaştırırdı ruhtan. Yaka paça eksiltirdi. An be an. Geleceğe bolca umut, bekleyiş, plan; geçmişe tepeleme anı, acı ve pişmanlıklar serpiştirerek… An’dan muaf kalan insan, aşka dokunsa da hissedemez, yaşasa da nefes alamazdı. An ki, zaman’ın kendini kendisiyle kesemediği o nadirlikte, geçmiş ve gelecekten gayri haliyle, o denli yoğunlaşır ve yoğrulurdu ki, ağırlığından koca bir evreni içine çeken kara deliklerler gibi gizemlileşirdi. Yaklaşamazdın da uzaklaşamazdın da. Varlığı seni hem kendine bağlar, hem de sen’i yok etmek üzere evirirdi. Kendi dışında her şeyi yutar, her şeyi anlamsızlaştırırdı. Bu yoğunluk , zamanı büken, kıran ve yok eden adına da zamansızlık denilen bir kapıya dönüşürdü. Bedenin yekliğinden ve zamanın aheste, şifahi, güven veren akışından vazgeçmeyi göze alan tüm macera perestlere açılan bir kapıya. Az biraz ser-seri, az biraz bağsızların kimsesi biz’liğe.
İşte ben de seni, o kapıya giriş çıkış yolculuklarından birinde, kısacık, körpecik ve tansık bir an’da seviverdim. Ve o gün, bu gündür zaman, kendi yoğunluğuyla içine dökülür, bükülür, devrilir. Seninle tam ‘Şimdi’, bu kaossal boşluğun, mekansız oluşun, zamansız dokunuşun neresinde olduğumuzu bilmeksizin, sürekli şu anda (o anda) akıp duruyoruz. İsmimizi bilmeden, ama ikimizli görebilerek.
Anlayacağın biz seninle hep şimdi de, an’da, bazen de an’ın evrilen zamansızlığındayız. Bize aşkı yazarken de, aşkı bize yaşarken de. Zamanın dakikliğinden muafız, vuslatın çekiminden, hasretin büyüsünden, sere serpe yerleştirilmiş gündelik rutinlerden, toplumun ve düzenin eli sopalı görevlerinden de. Adımızı yitirdiğimiz, sıfatlarımızdan tek celsede sıyrıldığımız birlikteyiz. Kendince bir kendilikte, olanca yalnız, haliyle mutluyuz. Halbuki aramıza ne zaman zaman girse, kapılar kırılır, bütünlük parçalanır, komşuma ilaç olan o mendabur, sana bana zehir olurdu. Zaman gözünü bile kırpmadan ikiye bölüverirdi biz. Sen ve ben kavramları hayatlarımızın göbeğine oturur, ‘bizi’ sıkar, boğar, yaşamaya yer bırakmaz, hatta öldürürdü. Tarihi, hafıza ve umuttan olma düm düz bir çizgi olarak çiziverirdi gözlerimizin önüne. Zaman ki kendi küçük hile ve oyunlarıyla yine şaşırtırdı bizi. Nedenler ve sonuçlar karalardı o çizginin altına üstüne, soru işaretleri koyardı yerli yersiz her teklemeye, boşluğa. Lucifer gibi sinsince yaklaşır, kulağına vesveseler fısıldardı. Haliyle an’lar zamana maruz kalınca, mitolojik bir kahramana, anılara dönüşürdü. Geriye ne kutsallık kalırdı, ne de anlam. An bir fotoğrafmışçasına şimdiden kopartılıp anılaşınca, iyi bir ihtimal bir albüme yapıştırılır ya da sağda solda kıvrık ve yırtık bir şekilde savrulurdu. İşte tüm bu koparımlardı savaşları yaratan. Kendi içimizden başlayan, sonra diğerimize bulaşan, sonra topluma karışan- karışamayan halde devam eden savaşlar. Özügürlük arayışları, yaşamsal bulantılar, yalnızlık kanırtmaları, albümler üzerinde hesaplama kitapları, sağa sola atılanlardaki pişmanlıklar. Zaman ki mutluluğu ölü doğururdu. Zaman ki lanetlenmiş bir tanrı parçaçığıydı. Ta ki an’a sıkışıp büzüşen birimizin, diğerimizi elinden tutup zaman yokluğuna, ama yoksunluğa değil; mekan yokluğuna, ama kaybolmuşluğa değil; aşka ama sevgiye değil çekmesine değin. Ta ki zamanı zayıf noktasından yakalayıp, bir güzel pataklayarak, yorulduğu anda onu itip, o meşhur kapıyı açana değin. Sonrasında biz iki fukara olarak, zamansızlığa her yeni girişimizde, eski ölü bizleri unutur, yeniden ve yine bir biz yaratırdık. Dönüşür, değişir ve eylemleşirdik.
Şimdi, ben bu an içinde biz adına bu satırları döne oynaya yazarken; biliyorum ki sen, yine aynı anın içinde ‘biz’ imgesinde nefes alıyorsun. Bir köy havası gibi içine çekiyor, gözlerini yumuyorsun. Hücrelerine değin şimdi, saç diplerine değin aşk dolusun. Sesli harflerle dışa konuşan aşk ile sessiz harflerle içe dökülen aşk arasında bir yerdesin. Ve bakıyorsun ılık ılık. Kurak bir kasabada, gönlündeki deniz üstüne bir gemi çizmiş, gemiye “aşk insanın içindedir” adını vermiş bir çocuğa bakar gibi. Ve görüyorsun. İçerilerde zamansızlık, zamansızlıkta biz içrelik.
