..

Kültür yeni-baştan


Youtubers

Hani kitapçılarda az çok dolaşmışlığım vardır, ama daha önce ‘Youtubers‘ adında bir alınlık görmemiştim.  Şöyle bir iki saniye duraksadım haliyle ilk gördüğümde.  Netflix, spotify, coursera, kindle, TedX gibi dijital platformlarda kültür ve bilgi algımızın değiştiğine az çok tanık oluyorduk da kitapçılarda bunun yansımalarını görmek acı bir gülümseme yarattı.

Tabii çok da masum bir gülümseme değil bu. Az çok düşündürüyor. Acı olmasının sebebi var çünkü. Tüm bu olan biten,  kültür (burada kültürden kastım kültürel ürünler. müzik, resim, kitap, tiyatro gibi) ve bilgi dünyasındaki yaşadığımız geri dönüşü olmayan bir dönüşümü mü ima ediyor?

0906106a-efce-4dc1-8423-777ecbeee9e6
Aslında imadan fazlasını yapıyor:Bizden açık açık şu iki soruyu cevaplamamızı istiyor.

1- Gündüz çalışıp didinen şehirli kitleler akşam iş çıkış ‘zili’ çaldığında ne yapıyor?  Nam-ı diğer modern zamanların boş vakitlerinde yani. Öyle ya da böyle hayatına kültürel tüketimi sokuyor. Dizi izliyor, konsere gidiyor, kitap okuyor, müzik dinliyor. Peki neyi neden izliyor?

2- Bütün kültürel ürünler eşittir, ama bazıları daha mı eşittir? Yani birileri kültürü sahipleniyor ve kendini böylece üstün mü görüyor?

Bu ikisi soru birbiri ile epey ilintili. Alışagelinmiş genel kanı o dur ki, kültürü sahiplenen zümre, bir şekilde, akşam neler yapacağımız (boş zamanımız) konusunda hegamonya kuruyor. Ne izlediğimize, dinlediğimize, ögrendiğimize onlar karar veriyor. Hatta daha da ileri gidip, kültürü sahiplenen zümrenin aynı zamanda gündüz neler yaptığımızı (işimizi) da belirlediğini söyleyenler de var, ama şimdilik oraya girmeyelim.

Tamam iyi hoş da ‘kültürü sahiplenmek’ ne demek?

‘Kültür dediğin şey budur  (legitimate culture) ve o da anca bende vardır’ diyen ve sözü de geçen bir insan ya da grup varsa o kültürü sahiplenmiştir demektir. Haliyle bu anlamda entellektüel  bilgi ve kültürün uzunca bir süre aristokrat sınıfın tekelinde kaldığını söylemek abartı olmaz.

Liberal ekonomi, özgürlük, eşitlik, zorunlu eğitim ve teknolojik gelişmeler derken, son yıllarda kültürü kimin sahiplendiği şöyle dursun, kendisinin dahi tam olarak ne olduğu belirsiz.

Bir zamanlar bir sosyal sınıfı diğerlerinden ayırmak için epey etkin bir rol oynayan latince yazıp çizmek, operaya gitmek ya da malum kitapları okumak gibi mevzular şimdi ya sıkıcı ve gereksiz görülüyor ya da herkesin yapabildiği bir şey haline geldi.

Falanca Lord’un misafir odasında statü göstergesi olarak asılan Vermeer resmi, şimdi halka açık bir müzede sergileniyor. 18 yy’ da bir avuç zengin ve seçkin zümrenin dinlediği Mozart bestelerini şimdi şirketlerin müşteri hizmetlerini aradığımızda duyuyoruz. Bu akşam bir kitapçıya gidip 16yy entellektüellerinin okuduğu kitabı elimize rahatlıkla alabiliyoruz. Sanatsal bir filmi ya da afilli bir belgeseli izlemek, akşam konsere ya da haftasonu müzeye gitmek eskisine göre çok daha kolay ve ucuz.

Öyle gözüküyor ki, önceden ayrıcalıklı sınıf göstergelerinden olan ananas, kahve, şeker ya da baharat gibi nesnelerin hayatın içinde zamanla sıradanlaşması gibi, bilgi ve kültür de yüklendiği o büyük, şaşalı, turnosol kağıdı işlevinden arınmaya, özgürleşmeye ve kendi tanımını yeniden yaratmaya başlıyor. Belki  ilkel zamanlardaki işlevine (mağaralardaki avlanan hayvan resimleri gibi) yaklaşıp, gündelik hayatı tamamlayan ve zenginleştiren bir şeye dönüşüyor.  Belki de günümüzdeki ekonomik sistemin işine gelecek şekilde günümüze uyarladığı ideolojik araçlarından biri oldu çoktan. Ya da zihne uyku gibi rahatlama ve keyif etkisi veren ve tüketmeyi bizzat kendimiz seçtiğimiz yeni bir tür uyuşturucu.

O ya da bu, konu geniş, doğru yok, mevzu nereye çekersek oraya uzuyor.

Boş zaman elbette ki metalaştı. Dijital dünyanın gücünü arkasında alan kültürel ürünler tam bir pazarlama harikası kıvamında. Bu kaotik kültür dünyasında, düşünüp isyan edecek beyinlerimizi uyuşturmak için bilinçli şekilde tasarlanmış dizi senaryoları da var, küçük stüdyolarda kayıtlar yapıp dünyayın ücra köşelerindeki insanlara ulaşan müzik gruplarının özgür ruhları da.

Belki de her şey, kültür ile olan bireysel bağımızı nasıl kurduğumuzu sorgulamakla başlıyor:

Neden özellikle o konsere gidiyoruz? Neden böyle bir etkinliğin parçası olduğumuzu sosyal medyada paylaşıyoruz? Böyle yaparak neyi ispatlamaya çabalıyor ya da o konserde ne bulmak istiyoruz? içten içe bir zamanların aristokrat kültürünün çakma bir versiyonunu mu oynuyoruz yoksa benzer zevkleri olan bir grubun parçası olmak mı hoşumuza gidiyor? Yani bir pop konserine gösterisine gitmenin bizi avam ama jazz konserinde olmanın bizi entel gösterdiğini mi düşünüyoruz? Evetse neden, hayırsa nasıl? Belki bunlarla hiç alakası yok: sadece sosyalleşmek için gidiyoruz bu tip yerlere,  bir iki bira içip, yeni insanlarla tanışmak istiyoruz. Belki de tamamen zaman doldurmak için öyle ortaya karışık bir şeyler açıyoruz.

Çat çat cevap vermek zor. Az çok kendimize sormamız gereken sorular bunlar. Ama tüm bu karmaşada az çok bir duruşumuz, kendimize ait bir algımız da vardır. Holden’ in ‘Culture and Class‘ kitabında bu tip duruş ve algılara dair farklı üç insan grubundan bahsediliyor. Okurken kendine dair tanıdık bir şeyler bulmadan edemiyor insan. işte o gruplar:

1.  Kendini toplumun kalanından üstün gören  ‘entel tayfa’ dediğimiz kültürel snoblar.

Küçük ama etkili bir grup. TV’de kendini gösterdiğinde kitleler onları aydın, okumuş, zeki, yaratıcı insanlar olarak algılıyor. Bazıları tarafından örnek akademisyen, üretken sanatçı ya da idealist politikacı kabul edilirken; bazıları onları dar kafalı ve  statükocu olarak görüp yüz ekşitiyor.

Malum üniversitelerde okumuş, malum çevrelerde adı geçen bu yeni sosyal sınıf, aristokratların günümüzdeki varisleri.  Gerçek  (Yüksek) Kültür ve bilgiyi,  sadece belli sembol ve anlamları okuyabilen ayrıcalıklı bir zümrenin anlayabildiğine inanıyorlar. Onların ilgilenmediği kültür ise sığ, ticari ve kitleleri oyalayan bir oyuncak, boş bir meta.  Müzeleri ziyaret eden avam kitlelerin cahil bakışlarından tiksiniyorlar, operada giriş-gelişme-çıkış rituellerini takip etmeyen kişileri küçümsüyorlar, latince bilmeyen bir tarihçiyi dışlıyor, uygun aksanla konuşmayan ya da belirli giyim tarzı oluşmamış kişileri ortamlarına almıyorlar.

Holden, bu kişilerden bahsederken şu kavramın altını çiziyor:

korku’

Kültür ve bilgiyi tekeline aldığına, onları anlamak/yaşamak/üretmek için gerekli yeterliliğe sahip olmak için yıllar harcamak gerektiğine inanan bu zümre,  kültürün kendini yeniden tanımladığı son yıllarda, statünün ellerinden gideceğinden korkuyor (Pek haksız da sayılmazlar).

Ortaçağın Katolik din adalarımının paniklerine benzer bir korku bu. Nasıl ki protestanlık ve teknoloji, dini anlamayı tekeline almış (sahiplenmiş) bir algıyı parçalamışsa, günümüz ideolojileri ve teknik gelişmeleri de kültür ile bazı zümreler arasındaki bu geleneksel bağı çatırdatmaya çoktan başlamış durumda.

Capture

2. Belli kültür tipini diğerinden üstün gören ve halkın bu tip kültür ile ‘eğitilmesini’ hedefleyen Neo-Mandarinler.   

İşte tam bu sırada Holden’in Neo-Mandarinler dediği  grup devreye giriyor. Tamam kitleler de kültür tüketmek istiyor, tamam onlara da yer açalım. Ama kafalarına göre kültür tüketimi filan yapmamalılar. Ne bilsin bu kitleler aslında kültürün ne anlama geldiğini!

Bu şu demek aslında:  Yukarıdaki snob’ların yaptığını yapmayalım. Yani başımızı kuma gömüp, kültürü belli başlı galerilerde onları anlayacak bilgiye sahip sosyal çevrelerde yaşatmayalım. Kaçınılmaz bir şekilde bizim bu entel odalardaki kültür halka sızdı, onları etkiledi ama kontrolsüz bir yayılma kaosa yol açabilir.

O halde biz en iyisi o eserleri satolardan alalım, müzelere koyalım ve onları da halka açalım. Ama öyle körü körüne açmakla olmaz. Halkı bilgilendirmeli, okullarda kültür denilen şeyin ne olduğunu öğretmeliyiz.

Böylece, halk Beckett oyunlarının sergilendiği tiyatrolara gidip bizim hissettiğimizin ucundan köşesinden bir şey tatmış olur. Filanca müzeyi ziyaret edip Roden heykeli üzerine düşünür ( ya da elektronik rehberdeki ses kaydını dinleyip ne olup bitmiş’i öğrenir).

Halk da bizim gibi medenileşir yani az çok.

Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Snoblar gibi neo-mandarinler de popüler ve avam dedikleri  kültürden korkuyor, onun yaygınlaşmasını bir yenilgi, bir barbarlık gibi algılıyorlar.  Yani yerel kültürlerin, çeşitliliğin, Hip-hop müzik ya da grafiti gibi statü ile bırak alakası olmayı, bizzat statü ile derdi olan sanatların yaygınlaşması pek de arzu edilen bir şey değil. Ama oldu da illa bir şekilde var olmaları lazım, o zaman belirli bir kafeste sergilenmek üzere ‘yüksek kültür’ içinde gösterilebilinir.

3. Azıcık ondan azıcık bundan, canım ne isterse onu seçerim diyen yeni kozmopolit kitle. 

Snoblar, mandarinler derken anca geldik baştaki Youtberlara. Bilen, merak eden, öğrenen, eğitimli görece genç bir kitledan bahsediyoruz. Giderek genişleyen, birbirine bağlanan, iletişim ve teknolojiyi ellerinde oyuncak etmiş bir nesilden.

Öyle burun kıvırmıyorlar Beckett ya da Shakespeare kitaplarına.  Okuyorlar. Takdir de ediyorlar. Altta yatan simge ve anlamları az çok anlayacak ‘birikime’ de sahipler. Ama aynı zamanda popüler kültür kitaplarını, konserlerini ya da sergilerini de seviyorlar. Game of Thrones da izliyorlar Black Mirror’ da. Çok satan kitabı da okuyorlar, Homeros’u da. Esnek, tanımsız, flu bir kültür tanımları var. Bir kitlenin parçası olmayı seviyorlar ama  koyun modundaki ‘kitle’ olduklarına da katılmıyorlar. Aksine özgün, asi ve makul olduklarını düşünüyorlar. Aman şunu izleyeyim de bir sosyal sınıfa ait olayım derdinde değiller. Ama ortamlarda hava atmak ya da kendi kimliklerini inşa da kültürü kullanmaktan da geri kalmıyorlar. Haliyle snob ya da mandarin gibilerinden farklı olarak, ‘kültür budur’ demiyorlar. ‘benimki bu’ diyorlar. ‘her kültür eşittir, ama bazıları daha eşittir’ demiyorlar, ‘kültür çeşittir’ diyorlar.

Bu işin olumlu yanı tabi. ‘Kültürün demokratikleşmesi tezi” : Hepimize yetecek kadar kültür var korkmayın, makul bir ücret karşılığında istediğinizi seçin özgürce.

Öte yandan sosyal medya ve kültür ile ilgili bir çok araştırma gösteriyor ki, yeni kültür narsistik, özgüvenli, bilgili olduğu kadar içi boş, yalnız ve mutsuz bir döngü de yaratıyor. Tıpkı şekerin obeziteye sebep olması gibi, bu çeşitlilik ve arayış kişiyi ruhsal hastalığa itiyor. Zihin haraket edemez, beden bilinmezin dışına çıkamaz hale geliyor. Bilim kurgu filmlerindeki gibi, gerçeklik ile sanal arasındaki bağı dolduran kültür, anlamı çürütüyor.

Snob ve mandarinler gibi, kültürü özelleşme gibi görmeyen, daha çok özgünleşme arayan bu kozmopolitlerin çeşitlilik kökenli bir kitle oluşturma çabası elbette ki iddialı. Hatta biraz ironik de. Ancak bunun tamamen başarısız olduğunu söylemek de kötümserlik olur. Kültürün peruklu salonlara, anlaşılmaz imgelere, güç ve iktidarın statü oyuncaklarına indirgendiği dönem giderek etkisini yitiriyor. Bunda imge, güç ve iktidar gibi kavramların el ve anlam değiştirmesinin elbette ki etkisi var.

Sonrasında üst-sınıf ideolojisi haline gelen yüksek-kültürün halka bir nebze aşılanma projesi de toplumda gözler görülür değişiklikler yarattığı da aşikar. Saraydan halka inen kültür, ideallerden gerçeklere doğru evrildi.  Neticede evrildiği noktada, Post-modernizm ve iletişim teknolojileri ile darmadağın olan yeni anlamlar, bir tür entel kültür aşılama projesinin de miadının dolduğunu, yeni bir yola doğru yelken açtığımızı gösteriyor.

Bu yol, demokratik haklarımızın parladığı post-modern bir kültürel devrim midir  yaşadığımız yoksa içine giderek battığımız karanlık bir bilim-kurgu filmi midir henüz kestirmek zor. Ama tüm bu olan biten içinde, kendimize söyle bir bakıp, akşam neleri neden yaptığımızı bir kez daha düşünmekten de çok da zarar gelmez sanırım.