..

Post-Modern Peygamber

Modern dünyanın en sevilen büyücüsüdür Özgürlük. Daha doğrusu en popüler peygamberi. Ama kara talih bu ya, hemen hemen her peygamberin başına gelen hazin şeyleri O da yaşar. Misal, pek çok düşmanı vardır, pek çok korkanı, pek çok dalkavuğu ve nice savaşçısı. Bu karmaşa yetmezmiş gibi, hepimizin bildiği üzere peygamberler, kendi varoluşlarını kanıtlamak için mucizeler yaratmak zorundadırlar. Zorundadırlar çünkü, insan  bir şeyi kendinden üstün görecekse, öncelikle o şey tarafından şaşırtılmak ister. İş O şeyi sevmeye geldiğinde ise,  önce korkup itaat edecekleri kadar güçlü ,sonra kendisini önemli hissettirecek kadar ulvi şeyler ararlar. İşte bizim çağın Post-Modern Peygamber’i Özgürlük de, garibim, kendi kutsallığını bu çulsuz ve yitik ruhlara nasıl sunacağını şaşırır. Tüketim ve bilgi putculuğunun içinde kitleselleşmiş günahkar insan yığınına ne demeli de onları şaşırtmalı, ne yazmalı ki onları kurtarmalı, ne yapmalı ki kendini sevdirmeli? Dahası, belki de en zoru, onlara nasıl bir hikaye anlatmalı ki aslında ne kadar önemli olduklarına inanabilsinler?

Neyse ki, şansımıza, Post-Modern Peygamber bu sefer epey okumuş etmiş biridir. Haliyle el emeği göz nuru Kutsal Kitabına kitlesel günahkar insanı şaşırtacak şeyleri yazmaya girişir. ‘Ne olmak istediğin sana kalmış’ diye karalar tekrar tekrar. Kurtuluş için narsistik ibadetin şart koşulduğu bu yeni dinde, kişi sabah akşam aynalarla dolup taşan bu hiper-ben merkezli yaşamını sevmeli, sarıp koklamalıdır. Çünkü, yaşadığı cennetsel çağa yakışır bir seçim bolluğu ile ödüllendirilmiştir. Çünkü, Post- Modern Peygamber’i görmek için, ilahi mucizenin tezahür edişi aşkına!, artık sadece kendisine bakması yeterlidir. Hazindir ki, tarih boyunca ola gelen şey yine tekrar eder: Günahkar kitle peygamberi yanlış ya da işine geldiği gibi anlar: Madem kendime bakınca post-peygamberi göreceğim, o zaman, haliyle O benim. Böylece uzun zamandır ‘dışarıda’ olduğu varsayılagelmiş peygamber çarmıha gerilir ve ‘İçeride’  yeniden diriltilir. Artık ortalıkta gözle görülür bir peygamber kalmamıştır. ‘Dışarı’da herhangi bir put kalmadığına göre de, dışsal bir Tanrı da yoktur artık. Homo Prophetes bu fikirsel diriliş devrimini, kendini tam tanrı-tam peygamber ilan etmesiyle kutlar. Ve haliyle aynaya her bakışında kendini hazdan kaybeder. Her şey O’nun gibidir, her şey O’ndan başlar, O’nda biter. Artık ‘kutsal kitap’ gereği değil, keyfi gereği, ne istiyorsa onu yapabilecektir. Kendi kendini mastürbe eden bir ruhun en üst evrimine ermiştir. Bundan böyle, ne cennetten kovulmaya sebep bir ağaç vardır, ne de onu korkutup kandıracak yılansal oyunlar.  Bilgi desen yasak bir elmadan öte, bir gölge gibi peşinden gelecek itaatgillerdendir. Şeytan desen, kendini ‘tercih’ etmiş ve özgürlüğe içselleşerek biat etmiş biri karşısında, bırakın tehlikeli olmayı ne kadar da savunmasız! Kader, görev, günah, sabır, yasak, sevap… Post-Modern Peygamber’in bindiği devrim gemisi açılırken Yeni bir kıtaya, geride kalıp telef olan eski birkaç kavram.

Yeni bir kıta. ‘Sana kalmış’lar kıtası.

Haliyle heyecanlı bir Colombus’tur bizim çiçeği burnunda devrimci Peygamber. Ve terk edişin getirdiği müthiş bir rahatlamadır duyumsadığı. Olanca saflığı ile çıplaklık, hafiflik. İçinde bir heyecan, ne yapsam, nereye yol alsam, neyle süslesem ruhumu ve neyi tercih etsem ben olarak benle ilgili? Kolay değil, elinde bir kumanda, üstünde bir big-bang düğmesi, basıp yeni bir Evren yaratacaktır. ‘Başka’sının yargısıyla oraya-buraya gireceği bir ödül mekanı da olmadığına göre, bu Evren araflıktan uzak, dilediğince olacak. İşte tam bu an, Atlas’ın sırtlandığı o koca dünyanın vebali gibi, parmaklarında ağır bir sorumluluk hissetmeye başlar.‘Hangisini’ seçmeli?.  Kullanma kılavuzuna baka baka yaşamaya alıştığı o eski dünyayı Neron kahkahasıyla yakmıştır. Ve şimdi, eline Aladdin’in lambası verilmiş sokak çoçuğu telaşındadır, ne yapacağını, neyi seçeceğini bilemez.  Zamansız bir ruh taşır gibi, iliklerine değin korku hisseder. Vahiylerini aldığı tanrıyı alaşağı ettikten sonra, kral koltuğuna kurulmuş Post-Modern Peygamber’in kararsızlığıyla sallanır her şey. Olası pişmanlıklardan parmaklıklar örülür etrafına. Nasıl karar verecektir, nasıl tatmin olacaktır sonuçlar ile? İşte tam bu noktada ‘eskilerden’ bir çözüm yetişirir imdada. Tercihleri, O’nun yarı insan- yarı tanrı çocukları olmalıdır. O’ndan ayrı ama O’na dair. Ve O böylece, çocuğuna kendi yarattığı sanat eseriymişcesine bakarak böbürlenen ve bu şekilde kendini değerli sayan ebeveyn gibi hissedecektir. Seçimlerinin can sıkan olası sonuçlarından kaytarabilecek, dahası bir Onlar’a bir kendine baka baka kabarak göğsüyle oyununa devam edebilecektir. Çözümü peşinen sever. Önce kendine gebe kalır, sonra hayatını doğurmaya başlar. Bireyselliğin yan etkisi pişmanlık ve korkulardan sıyrılır; kendi evreninin annesi olarak, evrenin ‘en ulvi’ duygusu içine giriverir. Bundan böyle korkudan kurtulmak için, çocuğu olan hayatını, kendinden ayrı şekilde, büyümesini izlemesi yeterlidir. Çünkü hayatı bir karardır, bir kaza ya da kader değil. Çünkü, hayatı bir eylemdir, tercihlere göre şekillenen, O’na benzeyen, O’ndan türeyen ama O’dan ayrı, kendi başına büyüyen. Çünkü, O artık bir memedir, yaşam veren; ve tercihleriyle şekillenen hayatı ise, ruhunun sütüne muhtaç kararlar yumağı bir haylaz. Ama itaat eden, ama başına buyruk. Nihayetinde, bir şekilde, hayatı ile kendisini ayıran devrimci Post-Modern Peygamber, mayoz bir yanılgıyla ikiye bölünmüştür. Kendi doğurduğuna tapan bir Tanrı’nın çaresiz kulluğudur artık peygamberliği. Yoldan çıkmış Post-Peygamber’e yeni bir peygamber gönderecek Tanrı da kalmadığına göre, yargılanmaksızın devrimin keyfini sürmeye devam eder. Bir Onlar’a bir kendine baka baka.


*Yazının orjinali Psikeart Dergisi’nin ‘Tercih’ temalı sayısında yer almaktadır