..

(Ya)Saklanan Cinsellik


Bir Soru

Ö.E: Bu son nesil ile 20 yıl öncesi neslin cinsellik algısı nasıl değişti? Cinselliğin porno gibi algılanması yönünde bir eğilim var mı?

(Ya)saklanan şey özgür bırakıldığında, yani gizemi çözülüp erişilebilinir olduğunda ona olan yaklaşımız da değişiyor. Öyle ki, belirli bir grubun gündelik yaşamının parçası ama toplumun kalanına yasak olan şey neyse o şey bir şekilde genele yayılıp norm haline gelirken bariz bir abart(ıl)ma evresine giriyor.

Misal,

çağımızın yemek bolluğu, obeziteye; metaların erişebilirliği, tüketim ve statü çılgınlığına; cinsellik,  matematiksel bir oyuna,  sosyo-ekonomik sistemin getirdiği özgürlük algısı da narsisizme dönüştü.

Diğer bir deyişle, yaşadığımız zaman dilimi, bir nevi yasak sonrası abartma devresi. Yani yasaklanan şeylerin topluma doğru çözülme aşaması.

ugur-akdemir-673662-unsplash.jpg


Yasaklanan ‘şeyler’ neydi peki?

Elit kesimler ve ayrıcalıklı bazı sosyal sınıflar dışında, toplumun pek çok kesimine, belli başlı mekanlara girişler, özgürce o ülke senin bu ülke benim yolculuklar, akademi, para, ün, boş zaman, kitaplar, ipek giysiler, et, hatta ananas gibi alakalı alakasız pek çok şey yasak ya da erişilmezdi.

Peki cinsellik, o gerçekten yasak mıydı?

Cinsellik güdüsü insanın var olduğu zamandan beri, öyle ya da böyle, bastırmakta en çok zorlandığı şeylerden biri (Belki de en zoru). Bu güdü ve illintili libidal enerji pek çok eylemimizin altındaki en belirgin itkilerden de biri.

Cinselliğin tarihine göz attığımızda ise, bırakın cinselliği bastırmayı ya da yasaklamayı, bizzat onu yaşamayı kutsal saymış; cinselliği öğretmek veya ona dair binbir zevki keşfetmek kutsal değerlerle ilintilemiş pek çok toplum görebiliriz. Öyle ki bazıları dünyanın yaratılışını tanrıların yaşadığı cinselliğe bağlamış; bazıları  daha iyi ve bereketli bir yaşam için tanrıçalara adanan bedenlerden fışkıran libidal enerji ile kendinden geçmiş. Hatta diyebiliriz ki, günümüzün ‘ahlaki’ kısıtlarından çok daha önceki kadim medeniyet dönemlerimizdeki atalarımız,  ergen zihni misali her yerde seks ve cinsellik görmüş; bundan utanmamış, bunu bastırmamış, hatta dönemin kutsallığı ile iç içe bir şekle sokmuş.

Zamanda geriye, anlamda ise derine doğru indiğimizde, yani cinselliğin antropolojisine yaklaştığımızda ve ilkel kabilelerin seks ile olan bağlarını incelediğimizde, cinselliğin insanın ağzını açık bırakacak zenginlikte ve absürtlükte inanış ve geleneklerde şekillendiğini görebiliriz.

Haliyle insanın aklına ama cinsellik tabu idi, günah idi, yasak idi gibi bir ön-yargılar geliyor.

Ne yazık ki pek çok şeyde olduğu gibi, cinsellikte de yaşadığımız dönemin ve coğrafyanın ve özellikle baskın ideolojinin kültür mirasına alışıp, bunu ‘gerçek’ sanma gibi bir yanılgıya düşüyoruz.

Kral Agustus gibi politik güçlerin veya Aziz Agustine gibi dini liderlerin Batı Avrupa’sını ‘ahlaksız’ geçmişten kurtarmak için giriştiği dinsel kısıtlamalar ve nihayetinde bir kaç asır önce kadınlara bekaret kemerleri takan Viktorya dönemine ait kural ve normları kenara koyarsak, cinselliğin tarih boyunca bu dönemlerdeki gibi ahlaki bir tabu olarak algılandığını söylemek insafsızlık olur.

Yine de tarih boyunca toplumun üst sınıflarının cinselliği marjinalliğin de sınırlarında, değişik ilişki formatlarında yaşamış olduğu aşikar. Ancak, konu cinsellik olunca, halk,  genel olarak, üst sınıfın ‘hani biz marjinaldik’ diyeceği kadar yaratıcı olmuş.

Ne yazık ki, tarih dediğimiz olgu, güçlü ve kazanan sosyal sınıfların, yaşanan olayları ve algınan dünyayı kendine göre değiştirip yorumladığı ve ideolojik bir araç olarak sık sık kullandığı bir mecra olduğu içindir ki, ‘halk’ ya da  sözde ‘kalan silik kitleler’ nezdinde cinsellik adına neler olup bittiğine dair bilgimiz epey sınırlı.

Öyle ya da böyle, cinselliğin insanlık tarihinde inişli çıkışlı bir hikayesi olduğu da doğru. Cinsellik, bazen dini ya da politik sebeplerle, bazen baştaki liderin kendi travmatik hayatını topluma da yaşatma güdüsüyle, bazen de dönemin, şimdiki zamanda olduğu gibi, ekonomik düzeni ile bağlantılı olacak şekilde yasaklanmış, abartılmış, kurallara ve aile ya da genelev gibi bilumum kurumlara çeşitli şekillerde bağlanmış, bir nevi evcilleştirilmeye çalışılmış.

Haliyle cinselliğe olan yaklaşımların, bölgesel ve dönemsel bazda değişimler yaşadığını akılda tutmak önemli.  Bu tip zemini epey kaygan olan konularda, büyük harfli ‘genellemelere’ girmektense, insanın bu güçlü enerjiyi tarih boyunce neden ve nasıl kontrol altına aldığını ya da eski kadim medeniyetler ya da kabilelerde olduğu gibi ‘vahşi doğasında yaşamaya‘ çalıştığını anlamaya çalışarak çok daha kapsamlı bir bakış kazanabiliriz.

Resultado de imagen de vıctorıan sexuality
Kaynak: The Atlantic

Aydınlanan Cinsel Bölgeler

Günümüz dünyasında yaşayan pek çok insan gibi biz de, dünyayı genel olarak Batı Kültürü’nün artçı etkisi ile algılıyoruz. Değer ve alışkanlıklarımızı şekillendirmede hayli etkili olan bu meşhur kültürün hikayesi ise az çok şöyle:

Batı kültürü, uzunca bir süredir medeniyet ve gelişmişliğin yaratıcısı  olarak kabul ediliyor. Çoğrafi keşifler,  Avrupa’daki halkların yaşadığı maddi ve manevi karanlıktan, (ve yasaklardan) çıkmasına vesile olmuştur (bazılarına göre ise bizzat nedenidir). Olan bitene biraz daha yaklaştığımızda, aç gözlü bir şekilde ‘saldıran’ ve talan eden bir topluluğun peşinde sürüklediği ve günümüzde değin devam eden yakın dünya tarihinine tanık oluruz.

Konu cinselliğe gelince, ekonomik ve sosyal gelişmişliğe paralel giden bir süreç gözlemlemek biraz daha zorlaşıyor.  Misal, çok değil daha bir kaç yıl evvel,  bilim dünyası kadın cinselliği ile ilgili ‘klitoris’i ve G noktasını keşfettik, kadın da aslında zevk alabiliyormuş’ gibi absürt keşfiyle dünyayı yerinden oynattığına inanıyordu. Belki de göz ardı ettikleri şey, bu sözde keşiflerinden yüzyıllar hatta bin yıllar evvel pek çok toplumun,  bilimum alet edavat ve cinsel tekniklerle belki şu an bizim akıl bile erdiremediğimiz zevklerle donanmış bambaşka bir cinselliği (çoktan) yaşamış olduğu gerçeği idi.

lighted switch character decor

Ancak olaya Avrupa’nın kendi içinde geçirdiği sosyal dönüşüm açısından bakmak gerekli. Keza, bireysellik adına olumlanan aydınlanmacı ve liberal ideolojili keşifçi bir yenilik algısı,  Viktorya dönemi yasakları ve büyük kitlesel savaşlarla tavan yapan toplumsal gerginlik ile birleşince, Avrupa ve türevlerinde yaşayan ve zincirlerinden arınan toplumsal gruplarının cinsellik algısında bir tür boşalma olduğunu söylemek mümkün.

Batı kültürünün kendi tarihi göz önüne alındığında, bu yaşanan elbette ki bir özgürleşme süreci. Ama buradaki sorun, buna tüm toplumlar için benzer süreçler yaşanmış gibi bir genelleme yapılması.  Ve dahası, bu genellemenin, biz bu tür bir özgürleşme yaşadık, siz de yaşamalısınız diyerek,  diğer toplumlara da dayatılması (Bu dayatma iyi sonuçlara da gebe olabilir, burada doğru-yanlış ayrımı yapmıyorum)

Halbuki  cinsellikteki özgürleşme hikayesini dinlerken, Avrupa’nın kendi elleriyle yarattığı, bağnaz ve tutucu bir kaç yüzyılından kurtulmaya başlamasını akıldan çıkarmamak lazım.  Batı’dan başlayarak geri kalan toplumlara da sıçrayan pek çok şeyde olduğu gibi, cinsellikte de, dönemin ideolojisi ve modasına uyulup,  farklı derecelerde de olsa, küresel çapta bir ‘tüketim çılgınlığı’ na gidildi.

tilt shift lens photo of Volkswagen buses


Altın’dan Devirler?

Özellikle Batı kültüründe yaşanan bu tip  abartma ya da tüketim çılgınlığı dönemlerini daha iyi anlayabilmek için, cinselliğin antik dönemlerde nasıl anlaşıldığına ya da günümüzde Avrupa dışındaki yansımalarına değil de,  bizzat Avrupa’nın kendi tarihine bakmak faydalı olacaktır. Öyle ki, Avrupa’nın yakın tarihi boyunca etkili olan ideolojileri, yıllar yılı birbirlerini ile uyumlu olmakla kalmamış, karşılıklı beslemelerle günümüz Batı kültürüne evrilmiştir. Misal, 16. yüzyıl Avrupa’sındaki altın çılgınlığı ile 20. yüzyılın pornografik cinselliği  arasında ideolojik anlamda büyük bir ortaklık vardır.

İki dönemde de , insan, eksik bırakıldığı ya da yasaklandığı şeye karşı, bu ister beden ister altın olsun fark etmez,  macera, tutku, arzu gibi güdümlemelerle, eksik kaldığı şeye nedensizce saldırmış ve bunun altını bireysel özgürlük ve haklar  gibi değerlerle  doldurmuştur.

Çok değil bundan sadece bir kaç asır evvel, Portekiz’in Vigo limanından kalkan gemilerin içine tıkışmış insanların kalplerinin atışını keşfetme, fethetme ve elde etme gibi duygular arttırıyordu.  YENİ DÜNYA’YA yapılan onca seferin, katledilen yerli halkın, ağızdan saçılan onca salyanın sebebi gerçekten bir avuç altın mıydı?

three hands grabbing on rope graphic wallpaper

Aslında, altınla olan ilişki özünde sembolikti.

Altın, belirli kitlelere yasak olan, ya da onlara eksik verilen bir şeyin ya da bir durumun, 16 yy Avrupasında ayyuka çıkmış somut bir örneği idi. Öyle ki, coğrafi keşifler ile birlikte, para, altın ve beraberindeki pek çok ‘maddi’ zenginliğin, halkın ‘bağzı’ dışlanmış kesimleri tarafından, sorgusuz sualsiz hızlı  bir şekilde elde edilme ihtimalinin bizzat kendisi, insanlık tarihinde ‘yeni bir dönem’ açacaktı.

Benzer ihtimal, zaman geçtikçe, bu  dışlanmış azılı katil, maceracı ya da fakir kitleden,  yakın yüzyılın ‘burjuva‘ ve şimdiki zamanın ise eğitimli ”girişimci‘ sınıfına taşarak da içinde yaşadığımız dünyayı yaratacaktı.

Neticede, altında arkeik bir şekikde sembolikleşen ve zamanla tapınma halini alarak baskın hale gelen bir takım ideolojilerin bakış açısının, zamanı geldiğinde, bastırılan ve yasaklanan cinselliğe de yansıması kaçınılmazdı.

Öyle de oldu.


Son 20 yıl ve Abartma’nın Evreleri 

Batı ve türevleri toplumlarda, günümüz cinselliği de zamanın altın talanı dönemlerine benzer bir süreçle, belirli bir abartma evresinden geçti ve geçiyor. Ancak, cinselliği pornomsu bir algı ile yaşayanlar, tıpkı altın arzusu ile yanıp tutuşan zamane fakirleri gibi, uzun süre boyunca baskı altında kalmış,  kendini bir şeylerden mahrum hissetmiş ve haliyle bir şeylerin yasak olmasının acısı ile büyümüş aç insanlar. 

Ve birazdan yasaklanan şeye erişince, öyle ya da böyle, mahrum kaldıkları şeyin yokluğununn acısını onu yaşamayı  (ya da dönemin meşhur tabiriyle) tüketmeyi abartarak çıkartacaklar. Bu abartma sürecinin, üç aşağı beş yukarı belirli evrelerden geçtiğini söylemek de mümkün.

İlki, özenmek ve ağzının suyunun akması aşaması olabilir mesela.

Ortaçağ döneminde halkın barlarda,tavernalarda, sağa solda ‘amerikaya gidenlerin zenginleşme hikayelerini’ dinlemesi gibi, günümüzde de, erkek ve kadınların pornomsu tüketimsel zevkler yaşamaya özenmesi,  ‘ortamlarda’ ağızlarının suyu aka aka seks hikayeleri dinlemesi, kendini başkaları ile kıyaslaması ve olan bitene özenip, hipnotik gözlerle, ‘ben de!, ben de!’ demesi evresi.

green cactus in back pot beside tape measure

Batı’da olan biteni geriden takip eden, Türkiye gibi gelişmekte olan veya bilmem kaçıncı dünya ülkeleri gibi yerlerdeki halkın böyle bir eğiliminin olduğunu inkar etmek zor. Ancak burada altını çizmekte fayda olan bir nokta, bu tip toplumlardaki, cinselliğin kendisinin yarattığı merak ,arzu ve paylaşım alışkanlıklarımız değil, bu durumun abartılması ve amacının işlevini aşması durumu.

Pasif agresif bir cinsellik kültürü bu

Avrupa gibi bu dönüşümün fikir ve eylem babası olan gelişmiş coğrafyalarda yaşayanlar ise, tıpkı Amerika’ ya gidip oradaki altınları yağmalayan Pizarro ve askerleri gibi, egzotik tatların ve zevksel zenginliğin tadını çıkarma, sömürme, tüketme ve artık o şeye sahip olduğunu ispat etme telaşı içinde oldukları ikinci aşamadalar.

Yani bu aşamadaki insanlar, kahvehanelerde avcı hikayeleri dinleme devrini çoktan geçmiş, eylem peşinde ve içindeler. Gözü dönmüş bir halde, tıpkı altın sever ataları gibi, sembolik bir şeyin (beden) ardında yatan yoksun bırakılmışığın hıncı ile, NEDEN ve niçin’i sorgulamadan DAHA! diyorlar.

Daha çok kadınla ve/ya erkekle yatma, yeni başka bir şeyler keşfetme,  denenmemiş yöntemlere, erişilmemiş zevklere varma yarışındalar. Kendi ruhlarının  ve bedenlerinin kulli bir talanı içinde anonimleşmiş bir ruhsal şidddet, narsist güdülerden özü görünmeyen bir arayış aşaması bu.

Kabaca söylemek gerekirse, bu iki aşama son yıllarda yaşadığımız cinselliğin pornografik evrimi gibi tanımlanabilir.

Peki sonrası ne? Yani son aşama.

Batı kültürü ve onun etkisi ile özgürleşme arzusu içinde yanıp tutuşan diğer kültürlerin geçirdiği histerik ve pornografik dönüşümlerden başka aşamaları ya da türleri bireysel düzeyde yaşayan insanlar olsa da, batı ve peşinden gelen toplumların kitle olarak, tüm bu tantananın dindiği ve normalleştiği bir aşamaya eriştiğini söylemek için henüz çok erken.

Ancak, cinselliğin BATIDAKİ yasağının kalkması sonucu yaşanan bu süreç norm’una nasıl oturacak sorusu hala kilit önemini koruyor. Tek eşli ilişkilerin kamasutra eğitimi alması ile mi olacak bu, yoksa poliamor ya da açık ilişki denen türlerin devlet nezdinde yasal ve tanınır hale gelmesi ile mi?  Cinsellik perhizi ile mi yoksa cinselliği yemek yer gibi doğalında ve işlevsel görerek mi? Halka verilecek detaylı hatta uygulamalı bir cinsel eğitimle mi, yoksa toplumdaki tüm tabuları zorladığımız bir seks yaşamı ile mi?

red rope on three branch

Tahmin etmek zor.

Belki de bu aşamada en güzeli, Batı ve Doğu gibi diyalektik ya da kutuplu bir algıdan (bu modası geçmiş ve bize epey zarar vermiş 20. yüzyıl ideolojisinden kurtulup) cinsel ve kültürel çeşitliliğin tadını çıkarmak. Buna ‘kalanlar’ olarak dışlanmış (ama aç olmayan) kesime bakmayı deneyerek başlayabiliriz. Yani popüler olanın ya da bize ‘verili’ olarak sunulan algıların dışındakilere.

Belki de bu sıradan, bu göz ardı edilmiş, adını bilmediğimiz, dikkatimizi çekmek için gözümüze gözümüze sokulmamış insanlar arasında vuku bulan pek çok şey, cinselliğin doğasını anlamıza büyük katkıda bulunacak. Sergilenmeyen, bastırılmayan, abartılmayan cinselliğin doğasına.

Pek çok şeyde olduğu gibi, cinsellikte de kendi zevklerini ve erdemlerini yaşayıp giden ‘bu’ kalanları geçmişten söküp çıkarıp analiz etmememiz artık çok zor.  Keza, akademik balonları, (üst) sınıfsal normları ve kalan ‘alt’ sınıfları küçümseyen algıları ile tarihi yazanların, ‘doğru budur ve o da normdur‘ küstahlığı ile oluşturdukları (cinsel) tarih de bu insanlara yer yok. Dahası cinselliğin özgürleşmesi hikayesini irdelerken,  bunun tüm dünyada evrensel  ve eş zamanlı olarak yaşanmış bir dönüşüm olmadığını da akılda tutmak lazım.

Ellerinde toplumsal megafonlarla çıktıkları sözde sosyal statü kürsülerinden bağırıp çağırarak (özgürlük, kadının cinsel keşfi, bilim ve ilim gibi) aslında kendi yobazlıklarını ve geri kalmışlıklarını kapatmaya çabalayan kişilere ve onların ‘popüler’ kültür ile bize iteklemeye çabaladığı fazladan ‘eksikliklere’  kurban olmamak için, cinsellik algısı üzerine düşünme serüvenimizde, bu hegamonik dilin, kendi yaşadığı dönüşümü bize de kabul ettirmeye çabaladığını  da unutmayalım.

Belki de bu aşamada, her kültürün kendi cinsel dönüşüm serüvenini  yaşadığını kabul etmeli, ancak bu hegamonik ‘özgürleşme’den ne denli etkilendiğini de unutmamalıyız. Yine de ‘kalanlar’  olarak tanımlanacak homojen olmayan ama cinsel açıdan evrensel zenginliğimizi binlerce yıldır kanıtlamış kitlenin, geçmişte ne yapıp ettiğini adam akıllı takip edemesek de, günümüzde yaşayan hallerinin arasında kendimize bir yer açarak, cinselliği eksik ya da fazla değil, doğallığında yaşamayı başarabiliriz.