Çin, yaşlı ama emektar bir adam… Biraz sessiz, işine odaklı. Biraz kimsesiz, varlığı kendinden.
Çin, sadece eli yüzü kir pas içinde, köyün “küçük” fabrikasında durmaksızın çalışan mütevazı bir adam değil! Aslında O, binlerce yıllık medeniyetini çullanıp “küresel köye” zorunlu göç etmeden evvel, soylu bir hanedanlıktan, zengin bir mirastan geliyordu. Mahallenin kabadayıları toplanıp, “üretime” başla(t)madan önce, herkes gibi Çin de kendi halinde, gelişiminde ve işinde idi. Yine de bu sakin adamın, affedilemeyecek iki büyük günahı olmuştu: Matbaayı bulmuş ve kendini kabul ettirmek için köyün mazlum işçisi olmayı kabul etmişti.
Küresel köy teriminin babası Kanadalı iletişimci McLuhan, yazının icadıyla insan için pek çok şeyin değiştiğine inanıyordu. Yazı ile insan artık daha özgür olduğu işitsel ve hissel dünyadan, “kaz tüyü” kalemle sınırlarını kendisinin belirlediği “gramer” dünyasına geçerken, kendine dair pek çok şeyi de yitirmeye başlamıştı. Mcluhan, “ Kaz tüyü, bilinmezliği, büyüyü sona erdirdi; ama mimarlık ve kentleri ona borçluyuz; yolları, orduları ve bürokrasiyi bu buluş yarattı. Parşömeni dolduran eller, şehirler kurdu” derken henüz “harfler” tarihinin çocukluk döneminden bahsediyordu ve Çin, kendi iç yüzünü ortaya serecek o büyük günahını henüz işlememişti.
El emeği, harflerin dünyasının en önemli terimlerindi. Önceden herkes okuyamaz, okumak basitleşemez, bu yüzden yazmak sıradanlaşamazdı. Bir bilginin düşünceleşmesi, kağıtlaşması ve birleşip kitaba dönüşmesi o kadar el emeği içeriyordu ki, yazıyı ya parası olanlar ya da kommensalistler okuyabiliyordu. İşte tam bu zamanlarda yani insanlık İsa’dan sonraki 500’lü yaşlarındayken, Çin büyük bir günaha girdi ve bilginin ve emeğin algısını değiştirdi: Ağacı kullanarak belki de metanın ilk kez “seri üretimine” imkan sağlayan bir matbaa tekniğini buldu. Bulmasıyla cennetinden kovulup, kendini sürgüne yollanacağına dair dedikodular arasında bulması bir oldu. Bir de üstüne 1200’lü yıllarda ilk kağıt parayı kullanarak, alışverişte alışılmadık şeyler yaratmaya başlayınca, artık tası tarağı toplattırılıp küresel köye doğru “zorunlu” yolculuğuna başlama zamanı gelmişti.
Doğu’nun uzağında yer alan cennetteki bu günahın, batıya gelip birilerini küresel köyde muhtar kılacak devrimlere vesile olması ise yüzyıllar sürmüştü ve bu süreçte, “bilginin seri üretimi” insana “kitlesel” kelimesini öğretmişti. Çin, ipek ve baharat yolundan geçerek küresel köye göçünü sürdürürken, dünyadaki paradan oluşan kıymetlerin de neredeyse 5’te 1’ne sahip olmuştu bile. Ancak zamanla bir şeyler ters gitmeye başladı ve bütün yollar İpek ya da Baharat yolu’ndansa artık Roma’ya çıkmaya başladı. Tüm bunlar olurken, seferi olan Çin “önündekileri” takip edemiyor, odaklanamıyor, durup kendini dinleyecek vakit bulamıyordu. Yakında toplumsal devrimler yaşanacak, akımlar ve sınıflar anlamlarını yeniden tanımlamak zorunda kalacaktı… Çin yine uzak’ta kalacaktı.
Adem’in elmasal günahı gibi insanlığın peşini bırakmayan, kolay ve aşırı üretimin tetikleyicisi olan bilgi matbaası, İsa’dan sonraki 1900’lü yıllara gelindiğinde yeni bir günahın atası olarak kalacak, sıradanlaşacak hatta bunaklaşacaktı. Artık sıra, alışverişi alışılmışın dışına çıkaran “para matbaası” ndaydı. Ve Çin, bu yolculukta iyice fakirleşmiş, elinde kala kala dünyadaki parasal kıymetlerin 15’te biri kalmıştı. Atlantik ötesindeki bir miras yiyici olan Amerika ise, artık bu kıymetlerin (GSMH-Gayri safi milli hasıla) 5’te birine sahipti. Çin’in göçü istediği gibi gitmiyordu.
Dünya çapında büyük ün yapan savaşlar patlak verdiğinde, seferi olan Çin küresel köyü ufukta gördü; yorgun, yalnız ve biraz da psikolojisi bozuktu. Tıpkı dünya çapında ün yapan meşhur savaşçılar gibi.
Tam küresel köye girerken Çin, binlerce yıllık “hanedanlık” kıyafetlerini çıkarmış, 1912 yılında milli duyguları kabarmış bir halde Kommün bir devrim yapmış, adını da artık Mao olarak değiştirmişti. Bu güzelim köye girmeden evvel, değiştirmesi zorunlu olan şeyleri değiştirip, Köy manzaralı bir ağaç gölgesine oturmuş “küçük kırmızı” kitabını okumaya başlamıştı. Küresel Köy’ün sanayileşmek gibi temel bir kuralı vardı. İşte Köy’e uzaktan geldiği için pek çok hesaba epey geç kalmış olan Çin, önce kendi halkıyla, fakirliği ile barışmıştı.
Köy girişinde savaş “soğuyup” giderken, canları sıkılanlar “dik”leşmiş ve sert yönetimlerle intikam yeminleri etmişti. Çin’ de bir canı sıkılan olarak bu gelişmeden kendini alamadı, dik’leştiği zamanlar oldu, kültürüyle çelişti, çeşitlendi. Bu arada, Köy’deki yeni moda, zenginlikti ve Çin’in büyük yöneticilerinden Deng bile bu konuda “bazı kişiler ve bölgeler önce zenginleşsin, sonunda toplumun tümü zenginleşecektir” diyecekti.
Ve nihayet, Çin Küresel Köy’e girdi:
Önce, 1949 yılından 1976’a kadar, planladığı merkezi ekonomi ile sanayisini hızla geliştirdi. Kaybedecek zamanı yoktu ve Mao’nun hızlı sosyalist dönüşümünden sonra, Deng ile sosyalist piyasa ekonomisi denilen “küresel köy” e hizmet ve ortaklık politikası ile büyük gelişim gösterdi. Çin’de, 80’li yıllarda müthiş bir tarım gücü vardı. Kolektif tarım denilen ve çalışanların kazandıklarının belirli bir miktarını devlete verdikten sonra kalanı kendisine ait olduğu bir ortaklık sistemiyle, köysel dönüşümün ilk hamlesi olan tarım devrimini tamamlamış oldu. 1990’lı yıllardan sonra da tüm köyde uygulanan, mahalleler arası sınırların kaldırılması programlı ile büyük bir ticaret ivmesine dahil oldu. Bankacılık sistemini ve “küçüğü bırak büyüğü tut” felsefesi ile devlete ait teşebbüslerin etkinliğini arttırdı. Üretimde sanayinin her geçen yıl arta payı ile Batı’nın 19. yy’da yaşadığı devrimini yaşamaya çalıştı.
Çin, hala Köy’e yerleşmeye çabalıyordu ama bu büyük nüfusla böyle bir “gecekondulaşmanın” altından kalkmasının bedelleri vardı. Mahallenin Muhtarları’nın uzun bir süre “son gelen en büyük sensin, o zaman dediklerimizi bir bir yapacaksın” baskısı altında kaldı. Öyle ki, Köy’ün tüm oyuncağının %93, gömleğin %45, halının %25’ini ve kotun %35’ini kendi evinde sabah akşam çalışarak yapmak zorunda kalıyordu. Nihayetinde binlerce yıldır getirdiği ahlakıyla, yardımlaşma ve saygı geleneğiyle Çin çok geçmeden, Köyün hem en çok alay edilen hem de en çok kullanılan yeni büyük misafiri olmuştu bile. Örneğin “Apple” ailesinin ihtiyaçlarını gidermek için, Çin’den 300.000 işçi, günde 18 saat, günde birkaç dolara çalışıyor. Doğal olarak son 1 yılda resmi kayıtlara geçen 12 intihar vakası var. Buna rağmen, komşuya benzeye benzeye kararır misali mahallenin fiyakalı arabası Porsche’yi en çok satın alanlardan biri de Çin.
Kendini mahallenin cakalıları arasında, kalitesiz ürün algısına (gerçeğine) rağmen, yüksek büyüme oranları ve müthiş ucuz işçilik ile kabul ettirmiş gözüküyor. Hatta muhtarların evlerinin güzelliğine özenerek, şehir dönüşümlerini ve modernizasyonlarını da hız kesmeden devam ettiriyor. 2008 yılında küresel köy’ün hoplama zıplama oyunlarına ihtişamlı bir ev sahipliği yaparak da, kendini kültürel gelişmişlik açısından da kanıtladı. E daha ne olsun, Çin için artık Köy’ün emektar bir işçisi olarak bir tür burjuva aile sayılmasının zamanı gelmedi mi?
*Yazının orjinali Memlekent Dergisi 12. Sayı’da yer almakta

Yorum bırakın