Güzel bir yer: Ütopya (eu-topos)
Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir Cennet fikri kadim dinlerde iki yerdedir: Falanca sebepten ötürü fi tarihinde kovulduğumuz Bahçe ve düştüğümüz bu hayatta iyi bir kul olursak gideceğimiz Sonsuz Durak.
Tao ya da Budist felsefede ise, cennet bir ‘topos‘ yani mekan değildir; daha çok insanın içinde varması gereken Nirvana‘dır. Öyle ki, bu tip düşüncelerdeki tekrar dirilme inancı sayesinde, kişi ölümden önce ve sonra gibi kavramlar ile yaşadığı mekandan soyutlanmaz.
Bir yanda ikili bir dünya, öte yanda rearkarne bir döngü içinde sıkışıp kalmış insan benliğinin imdadına Yunanlılar yetişir. O cennet, bizzat burada, yaşadığımız dünyada olmalıdır der. Ancak felsefenin topraklarındaki bu dönüşüm öyle tereyağından kıl çeker gibi olmaz.

İnsanın yaşadığı hayattaki acı ve eziyetleri hafiflettiği için bolca destek bulan İki Cennet arası çileli yıllar fikri yerini, ilk önce, Cennet gibi yıllardan geldiğimiz ama çok da iyi bir yöne gitmediğimiz düşüncesine bırakır.
Hesiodos‘un M.Ö.700’lerde yazdığı ve ‘Altın Çağ Mitosu‘nda bu durum çok net anlatılır.
Hesiodos, biraz kötümserdir, anaerkil ya da ilkel zamanlarda nasıl da cennet gibi bir dünyada yaşadığımızı, ama zamanla yozlaştığımızı, giderek daha da kötüleşeceğimizi anlatır. Ancak Solon, Lycurgys ve Platon gibi düşünürler, Hesiodos’un aksine, bu kötü gidişi durdurup, bir zamanların Cennet’i olan ideal dünyayı bizzat burada kurmak için gerekli düzen, yasa ve yapılar üzerinde kafa yorar.
İşte bu dönemde, yani M.Ö. 800 ile M.Ö. 200 arasında ütopyanın ilk fikir tohumları atılır. Ne yazık ki, Yunanistan’da gerçekleşen bu bir kaç asırlık düşünce tufanından sonra, konu ile ilgili kayda değer pek bir çalışma olmaz.
Asırlar boyu krallar, savaşlar ve karanlıklar içinde sürüklenir insanlık. Her ne kadar bu süre zarfında, Farabi gibi belli başlı düşünürler Medine el Fazıla (M.S. 874) gibi eserlerde ideal devlet ve toplum düşünü irdeleseler de, tüm bu çalışmalar Platon’un Devlet’in bir tür İslam uyarlaması olmaktan öteye geçmez.
Olmayan yer: Ütopya (ou-topos)
Platon’dan sonra yaşanan uzun bir sessizlik döneminin ardından, topos‘un önündeki eu, ou‘ ya dönüşmesiyle Thomas Moore’ın Ütopya kitabı ortaya çıkar: Outopos yani olmayan yer.
Moore, Platon’un Devlet kitabından esinlenerek, sınıfsız, mutlu, mesut bir toplumu düşler bu çalışmasında (Platon’un kitabında aralarındaki sınırların hayli keskin olduğu sosyal sınıflar vardır).
Moore’un kitabı yazdığı sene 1516.
Bu dönemde Avrupa’da köklü değişimler yaşanmaktadır. Bireyselliği olumlayan ve dini sorgulayan humanist bir aydınlanma her yeri kasıp kavurur. Coğrafi keşifler ile Yeni bir Dünya keşfedilmiştir. İnsanlar Avrupa’dan Amerika’ya akın akın göç eder.
Gidilen yerde (var olan medeniyetlere yapılan kıyımları kenara bırakırsak) bir dünya düzeni yok gibidir. Bir nevi olmayan bir yer keşfedilmiştir. Haliyle insanlar yaşadıkları çağın değerlerini de içine alan yeni baştan bir düzen yaratma arzusuna kapılır. Yüzyılların getirdiği birikmiş toplumsal değerler ve eziyet veren tüm bu sosyal sınıfların yıkılabileceği bir hayal, bir şanstır bu. Öyle ki, Thomas Moore ve sonrasındaki Campanella (Güneş Ülkesi) ve Bacon (Yeni Atlantis) gibi aydınlar eserlerinde bu değişimin entelektüel fikir jimnastiğini yaparlar.
Bu eserlerin hemen hepsi birer ütopya örneğidir. Mülkiyetin ortadan kalktığı, toplumsal sınıfların yeni baştan düzenlendiği ya da olmadığı, insanı mutlu edeceğine inanılan gündelik bazı alışkanlık ve normların geliştirildiği yeni bir toplum yaratma arzusu taşır.

Ancak işler uygulamada tam olarak böyle olmaz.
Fransa’da Burjuva sınıfı ‘mülkiyeti’ Aristokrasi’den bir parça alırken hak, hukuk, özgürlük değerlerini millet kılıfı içine sokarak kullanır. Bu düşünce bir salgın gibi tüm Avrupa’yı kasıp kavurur.
Öte yandan, Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği kitabı ile ayyuka çıkan devletin olup bitene çok da karışmadığı liberal bir devlet düzeni İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Ütopyası haline gelir.
Haliyle, olan bitenler gösterir ki, tarihin akışı (ve insanların umudu) Moore ve sonraki ütopyacıların istediği bir toplum düzeni yönünden biraz sasmış gibidir. Tam da bu noktada, Marx ve Engels devreye girer. Bu iki düşünür, Moore’un ütopyasının ayaklarını yere bastırmaya kararlıdır: Hor görülerek hasıraltı edilmek istenen ütopik devlet modelini bilimselleştirmeye çalışır. İnsanlığın yeni umudu olan ütopya, tarihsel materyalizm ve bilimum teori ile desteklenmeye çalışılmış bir komunist dünya düzenidir artık.
Karanlık ve Baskı dolu yer: Distopya
Distopya kavramı üç aşağı beş yukarı bu yıllar ortaya çıkar.
İlk kez John Stuart Mill tarafından 1868 yılında Lordlar Kamarası’nda yapılan bir konuşmada kullanılır. Mill’e göre, ütopya fikrinin insan doğasına ve toplumsal oluşumlarıa aykırıdır, haliyle olur da uygulanması halinde, zamanla bizzat distopyaya dönüşeceği kesindir. Bir başka deyişle, Mill, Distopya’yı ütopya fikrinin empoze edilmeye çalışıldığı toplumlarda ortaya çıkacak bir hal olarak tanımlar.
Distopya, ister liberal ister komünist ütopyala kaynaklı olsun fark etmez, insanların zihinlerinde yer etmeye başlar. Öyle ki, H.G. Wells’ın Zaman Makinesi (1895) eserinde ve Jack London Demir Ökçe’de (1908) son sürat gittiğimiz düzenin bizi nasıl sömüreceği ve faşist bir yapı içine sokacağını anlatmaya başlamıştır bile. Ne yazık ki, 20yy’ın ilk yarısı, Dünya Savaşları, imparatorlukların çöküşleri, sömürgecilik iştahları , 1917 Ekim Devrimi ve neticede faşizmin dirilişi ile kaynayan toplumlarla bu iki düşünürü dahi şaşırtacak distopyalar yaşanır.
Zamyatin’im ilk distopik roman kabul edilen Biz (1926)’i yazışı da bu döneme denk gelir. Bir zamanlar koyu bir sosyalist olan Zamyatin, zamanla oluşacağını öngördüğü tiranlığı ve onun ben’i biz adına nasıl yok ettiğini anlatır yasaklı kitabında. Kitap, insanlar üzerinde o denli derin etkiler bırakır ki, sonrasında gelen Huxley’in Cesur Yeni Dünya‘sı (1932) Biz’in teknoloji kısmının, Orwell’in 1984’ü (1948) ise bürokratik kısmının yeninden yorumlanması gibidir.
Dünya savaşları sonrasında şaha kalkan liberal ütopya, komunist ütopya ile soğuk savaş girdiğinde ise, distopik roman ve düşünceler müthiş bir hızda artmaya başlar: Fahrenheit 451 (1953), Otomatik Portakal (1962), Mülksüzler (1974), V for Vendetta (1982), Damızlık kızın Öyküsü (1985), Beni Asla Bırakma (2005) ve Açlık Oyunları (2008) bunlardan sadece bir kaçı.
Kendimizin Distopyası: Black Mirror
Tüm bunlar olurken, 1960’lardan itiraberen, bilgisayarlar, biraz da soğuk savaşın erken doğum çocuğu olarak, hızlı bir şekilde hayatımıza girer. Philip K. Dick, 1968 yılında Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? nur topu bir distopyamız daha olmuştur artık: Yapay Zeka.
Bireyi kontrol altına almaya çabalayan kaşı çatık bir devlet ya da iştahı kabarık bir piyasanın üzerimizdeki karanlık bulutları yetmezmiş gibi, bir de bu ikisinin elinde maşa olarak bizi daha da köşeye sıkıştıracağa benzer bilgisayar, internet, yapay zeka ve türevleri peydah olmuştur. Gibson ise 1984 yılında Neurmancer (1984) adlı kitabını yazdığında SiberPunk, sanal gerçeklik, dijital suçlar gibi kavramlarla tanıştırır bizi. Terminatör , Ghost in the Shell, Matrix, Blade Runner, Black Mirror, Mr. Robot, Her, Ex Machina,gibi film ve dizilerin çoğu üç aşağı beş yukarı bu kitaplardan esinlenerek ortaya çıkar.


Yorum bırakın