Üçüncü dubleden sonra herkes merhametli olmaya başlar derler. Hem kendisine, hem birbirine hem de geçmişine değin.
An itibariyle dördüncü dublemize başlıyoruz. Beyaz bardaklar tokuşturuluyor, bilmem kaçıncı sefer. Ilık bir mayıs akşamı. Küçük ve sevimli bir Samatya meyhanesi burası. Simalar tanıdık, dubleler hoş sohbet, zaman uçsuz bucaksız. Git gide pembeleşiyor yanaklarımız ve muhabbet kalıntısı tebessüm çizgileri asılı kalıyor üzerinde. Beyaz yakalıların üst düğmeleri çözülüyor yavaştan. Bohem gündüzünü geceye bağlayanlar ise sıcaktan hayli memnun. Herkes koltuğuna daha bir yerleşiyor, rahatlıyor, yorgunluğu özgür kılıyor. Ben de kendimce itaat ediyorum olan bitene, hareketlerim de bedenim gibi ağırlaşıyor, sakinleşip duruluyorum. Ama masadakiler devam ediyor. Peş peşe cümleler; bazıları birbirini kesiyor, bazıları birbiriyle kesişiyor. Buram buram muhabbet yayılıyor tokuşturulan bardaklar ardından, herkes varlıkmışcasına diri; ben, sessizlikteki hayalet kulak, dinliyorum. Konuştukça derinlerde bir yerde sakladıkları ikiz kardeşlerini koyuveriyorlar masaya, içlerindeki gri saflıkları, itirafa kıyamadıkları korkuları. Uyuşmaya başlamış dudaklarından salkım salkım dökülüyor kelimeler. Herkes kendince haklı bu gece, herkes kendince iyi ve herkes kendince birbirini olağandışı derecede anlıyor. Gözlerin içine konuşuluyor misal, sanki bakıyormuşcasına. Başlar çatılmış kaşlarla birlikte sallanıyor bir aşağı bir yukarı. Onaylıyorlar, onaylanıyorlar. Her şey ve herkes çakır keyif anlayacağınız.
Lakin,
Genç Esmer Kadın’ın, adları boşverin, kaşları çatılıyor bir an, gözlerini masaya eğiyor dalgın dalgın, kadehinden bir yudum daha alıyor utanırcasına. Hissetiklerini anlamaya çabalıyor. Sahneden kaçıp, seyirci koltuğundan eleştiri yağdıran korkak bir oyuncu gibi yitik o an. Kendisine bir şeyler anlatan Öğretmen’i dinlemeye çabalıyor inatla. Beceremiyor. Aklı dünkü duruşmasında. Yeterince savunamadığı için ceza alan dul kadının salondan çıkarkenki son bakışı hala dip diri. İçinde yakıcı bir acı, zamansız bir pişmanlık, dipdiri bir merhamet. Ama güçlü olmak zorunda, kaybolmamak. Gözlerini masadaki geçmişten alıp, Öğretmen’e kaldırıyor.
Öğretmen hemen sağımda oturuyor. Sıcaklığı tanıdık, ses tonu rahatlatıcı ama bakışları sert bir dolulukta. Benden bir iki yaş küçük, ama epey ihtiyar. Genç Esmer Kadın’ın masadan kalkan bakışlarına kenetlenmiş halde, insan ruhunun disiplinsiz yaşayamacağından bahsediyor. “Şımarıklık dehayı yok eder, öğrencilere hata da yapsalar, başarılı da olsalar merhamet göstermemek, onlara aferin dememek gerek” diyor. Genç Esmer Kadın, yıllardır tanıdığı Öğretmen’in idealist zihnini çevreleyen şakaklarındaki beyaz tellere dalıyor. Bir an, kısacık bir an, kendindeki amansız duruşmaları unutur gibi oluyor. Karşısındaki duyguların sert idealistliği ile sakinleşiyor içindeki kavrulan, kuyruğunu tamamlayamayan o şey. Var oluşun güzelliği ortaya çıksın diye merhametsiz olunması gerekildiğine inanan, bu dediği dedik adama tüm hücreleriyle merhamet duyuyor. Doya doya. Sımsıcak bir sahiplenme duygusu bu, sarılmanın tonunda, ama varla yok kıvamında.
Elimi çeneme götürüp, dirseğimle masadan destek alıyorum. Ağırlaşan sadece başım değil o an, içiçe atılarak dışarı çıkan masadaki tüm bu duygular. Kabuklar ardındaki yumuşak anımsılar. Anlara sıkışıp kalan eciş büçüş acıma duyguları, acımama nakaratları, ruhun katran tonu bilinmezlikleri. Bencilliğin yoksun merhametinin sessiz anaçlığı ile merhametsiz idealistliğin gizli babacanlığı dans ediyor göz göze. Adımlar hızlandıkça, ben boğulur gibi oluyorum. Pencereler açık, rüzgar sözde ılık ama içerisi giderek daha da ısınıyor. Üstelik ne gömleğim ne de düğmem var. Varlığımın ısısına sıkışıp kalıyorum o an. İçindeki buzu hala canlı olan kadehime uzanıyorum. Yudumlarım soğuk parmak uçlarıma varıyor ısıtmak istercesine.
Peynirin belirsiz bir ucunu tırtıklayan Dalgın Ressam, önce ondan bir parça, sonra kadehinden bir yudum alıp, bana dönüyor. Hemen solumda oturuyor, üzerinde salaş bir bir ceket, saçlarında dağınık bir ilham. Beraber onca anı biriktirdiğim, koşulsuz şartsız dert ortağım, zamansız omuzdaşım. Yine her zamanki gibi sabırlı bir sabırsızlıkta yudumumun bitmesini bekliyor, gözlerinde afili bir eda, hafif kısık. “Aşk neyi affettirir ki insana Dostum?” diyor, “Sınırı nedir? Aşk sınırları sevmez değil mi, seni bocalamalarla acıtırken, karşı tarafın sana acıması mıdır insana koyan? Ya da nerededir sınır merhametle acıma arasında? İnsan güçsüze acır da sevdiğine mi merhamet duyar? Aşk nereye kadar susturabilir seni, nereye kadar anlayışlı olabilirsin, nereye kadar eyvallahtır aşk duyduğun insan sende? Merhamet affetmektir der bazı bilgeler, anlamak senden olmayanı, sende olmayanı. Sen neyi affedemezdin Dostum, merhamet neresinde saklı ömrünün?” Dalgın Ressam, hararetli konuşmasında ya da monologunda, ellerini tiyatral senkronlarda hareket ettirdikçe, anason kokusunu bastıran tiner kokusu yayılıyor ortama. İçim burkuluyor belli belirsiz. Üretken bir gündüzdü herhalde diyorum içimden, anlaşılan o ki, bugün pastoral bir günmüş, ucuz tuallere doğal şeyler dökülmüş. Ben de aşk ne zaman teşrif edecek, ne zaman terk edilen ama çok iyi olan eski sevgililerden bahsedilecek, ne zaman kadehler ayrılığa, aşk acısına, vuslata, acımaya, merhamete kaldırılacak merak ediyordum. Ne zaman ve kim Aşk’ın avukatlığını üstlenecek? Aşkın felsefesi dedim kendi kendime, merhametin belki de ta kendisi. İnsanın bizzat kendine duyduğu merhametin meyvesi, aşkı yaşamak yerine felsefesini yapmaya çabalamak. İnsan en çok kendine merhamet duyar sevgili Dalgın Ressam, o yüzden geri kalan her şey oyundur da diyemiyorum tabi. Ama bir şey demem lazım, bilirim ki zaman en çok neden‘li sorularda tik taklara sığınır, ağırlaşır ve bastırır göz bebeklerine. Daha fazla susamıyorum haliyle, bana dikilen bakışların giderek büyüyen çeperleri keskin. Gülümsüyorum Dalgın Ressam’a. Tüm kalbimle. “Bilmiyorum” diyorum, “Aşk sonsuz bir kavram. Zamansız. Yargısız. Yargıçsız. Sınır desen daha da karmaşık mevzu. Merhamet desen zannediyorum ki, geçmişte saklı ancak. Ya da insanın geçmişine dair hissettiği şeydir merhamet belki, bugüne ait olmayan bir zaman dilimine sıkışıp kalmış. Acımanın arifesinde ama affetmenin sonrasında. Belki de kendimizi huzurlu hissetmek için, geçmişe değin uydurduğumuz bir ego oyunudur. Affetmek gibi misal. Ya da karşımızdakini anladığımızı söylerken hissettiğimiz o iki yüzlü duygu misali. Geçmişi kullanarak şimdiki zamanda kendini yani narsistik müptezeli tatmin etmek, bir nevi güçlü ama iyi insan olma çabamız. Devam etmeye ilişkin tek özrümüz. Sınırlara duyduğumuz saygının adıdır belki merhamet ya da eylemsizliğin diğer adı. Eylemin iki yüzlü hareketi. Nihayetinde egodur belki de merhamet baştan başa”.
Dalgın Ressam cevabımdan tatmin olmamış olacak ki, başını iki yana sallıyor. Şımarık bir çocuğun oyunbaz huzursuzluğuyla dopdolu. “Hayır, hayır!” diyor kesik harflerle. Eliyle havadaki sisli ve gizemli bir şeyleri dağıtmaya çabalıyor, kaşları çatık. Yine o tanıdık tiner kokusu yayılıyor boyası taze çıkayazmış ellerinden. Ama bu sefer bu kokuya dair her şey hoşuma gidiyor, hatıralarımı yeşilye boyuyor, doğallaşıyor içimdeki tüm cevaplar. Dört nala maviye doğru. “Kaçıyorsun cevaplamaktan” diyor. “Senin için olanı söyle. Senceyi söyle”. Benim için olan mı? Hayır, dur devam etme artık, sadece sessizlik istiyorum, benceyi değil. Sadece dinginlik, sadece düşünmemek istiyorum demek istiyorum. Diyemiyorum. Sussak ya biraz, susarak biraz dinlesek, dinlensek. Hem burası ne kadar sıcak, yanımdaki Öğretmen’in konuşması ne kadar mübalağa bir sertlik, Genç Esmer Kadın ne kadar riyakar kendine değin ve insanlar ne kadar sıfat dolu bu akşam. Hadi susalım artık, sessizken daha iyi duyabiliyorum seni demek istiyorum. Diyemiyorum. Sanki uyuşan her hücrem mühürlü, dudaklarım dikiş dikiş. O an, aramızda peydah olmuş katı bir boşluk, seyircisiz bir perde; ben, bir hayalet, sıyrılıp yükseliyorum. Masadakilere bakıyorum tek tek. Hepsi yıllarım, hepsi saç diplerime değin sevdiklerim, hepsiyle zamana müttefik ben. Sanki hepsini affeder gibi şakaklarımdan vaftiz damlalarım süzülüyor soğuk soğuk. Gözlerimi yumuyorum, içimde büyüyen renklere durmak bilmeyen bir şeyler serpiyorum, tohum gibi, bereket gibi. Ama konuşmam lazım, biliyorum.
Öğretmen’in dirseğini bölüyor sessizliğimi. “Hey Dostum” diyor açılmamış Yeni şişeyi işaret ederek. “Boşalan kadehlerimizi doldursana”. Elimi şişeye uzatıyorum sersem soru işaretlerimle. Dalgın Ressam’ın gülümseyen bakışları, yalnız kadehleri doldurmalık bir süremin olduğunu söylüyor. Müzip. Kaçış yok biliyorum. İkimiz için de. Sahi diyorum içimden bardaklar dolarken, dördüncü dubleden sonra herkes ne olmaya başlar?
*Yazının orjinali Psikeart Dergisi’nin ‘Merhamet’ temalı sayısındadır.
