Sevmez mi cidden? Günümüz bilimi ‘ı ıh, sevmez’ diyor ve şöyle devam ediyor:
Dışımızdaki dünya (eğer varsa) belirsiz. Belirsiz çünkü göreceli. Dahası insana belirsizliği bir tür tehlike sinyali olarak algılıyor. Yaniöngöremediği şeyler bizi rahatsız ediyor. Kaplumbağalar misal, yavaş ve tahmin edilebilir şekilde değil de, yılanlar gibi hızlı ve bir sonraki hareketini kestiremediğimiz şekilde hareket etseydi, matematiksel bir paradoksta değil de cennetten kovulma hikayemizde başrol oynayabilirdi.
Öyle gözüküyor ki bir şeyin (bizim için) tehlikeli olup olmadığını kestirebilmemiz, yaşamda kalma savaşımızda kilit rol oynuyor. Hatta doğadaki güzellik algımız bile ‘tehlikesiz’ olarak adlandırdığımız patternleri kategorize etmemiz sonucu oluştuğunu anlatan şu videoya bir göz atın.
Belirsizlik tehlikeli, tamam. Peki bir şeyi nasıl belirli yani öngörebilir bir hale getiriyoruz? Aslında günümüz yapay zekasına, kendi zekamızı öğretmeye çalıştığımız süreçle benzer bir şekilde.
- (Data toplama) Doğduğumuz saniyeden itibaren arsız bir merakla etrafımızda olup biteni gözlemliyoruz. Gerek kendi bedenimiz, gerek çevremiz ve toplumsal yapılar konusundaki bu müthiş belirsizliği, çocuk merağı dediğimiz şey ile aşmaya çabalıyoruz. Gel zaman git zaman bir şeyleri belirli kıldıkça (öğrendikçe), o merak yerini bilinirliğinin huzuruna bırakıyor.
- (Kümeleme) Gözlemlediğimiz şeylerdeki benzerlikler ve farklılıkları ayırt ediyoruz ve bulduklarımızı bir şekilde kodluyoruz. Kızgın ses, mutlu yüz, gülümseme, sıcak nesneler vb. Aslında bunu sadece çocukken değil, bilinmezliğin olduğu her ortamda, yeni tanıştımız bir insanda ya da şok olduğumuz bir kültürel tabuda da yapmaya devam ediyoruz.
- (Neden-Sonuç İlişkisi kurma ve modelleme) Olaylar ve nesneler arasında sebeb-sonuç ilişkileri kuruyoruz. Eve geç gelince annem kızıyor (aile ve toplum değerleri modellemesi) , bardağı yüksekten bırakırsam kırılır gibi (yerçekimi). Modellemeler özünde genellemeler olduğu için bizi kısa vadede kurtarsa da, uzun vadede olasılıkların zenginliğine sekte vurabiliyor.
- (Test) Kafamızda belirli hale getirdiğimiz yani bir nevi modellediğimiz olay, farklı koşullarda tekrarlandığında benzer sonuçlar veriyorsa, işler tıkırında demek oluyor. Belirliliğe ya da bilimsel mantığa hoş geldik. Artık bir zamanlar nedenini açıklamayadığımız şeyler için (depremler, ölümler vb) onları mistik güçleri ile açıklayacak tanrılar yaratmamıza gerek yok.
Buraya kadar ki süreç, çevremizdeki belirsizliğin tehlikesini gidermek amacıyla, iç güdülerimizle veya bilimsel olarak yürüttüğümüz zihinsel bir iş akışı.
Aşağıdaki basit şemadaki gibi.
Peki ilk aşama, yani dış dünya dediğimiz ve kırmızı bir çizgi içinde sınırlı olduğunu varsaydığımız şey ile aramızdaki o gri bölgeler ne anlama geliyor? Yani dış dünyayı ‘algılamaya’ yarayan ilk aşama olan veri toplama kısmı ‘gerçeği’ ne kadar yansıtıyor? Diğer bir deyişle, aşağıdaki şu gri bölgeler ne anlama geliyor ve ‘dış dünya’ nın kırmızı kenarlı dörtgen ile sınırlanmamış hali mümkün mü?

Zor sorular.
Ancak işe dış dünya ile algılar arasında kalan o gri bölgelere bakarak başlayabiliriz. Çevremizdeki verilerin çoğunu ses ya da görsel olarak toplandığımız malum. Ancak hemen hemen her canlı bu verileri farklı ‘algılayor’. Yani her canlı kendine ait bir ‘akış’ ile gerçekliği kavrıyor. Misal aşağıdaki video, hayvanların dünyayı nasıl görüp yaşadıklarını anlatmak açısında güzel bir özet.
Ancak konu insan olunca, bu algı inşasının büyük akışı bilinçli bir şekilde yaptığımızı söylemek zor. Bazı fabrika ayarları ‘yüklü’ olarak gelen iç yazılımımız, bu sürecin bir kısmını otomatik olarak kendi yapıyor. Tıpkı yeni aldığımız telefonumuzun kendini internete bağlayınca güncellemesi gibi, dünyada üzerindeki ilk aylarımızda biz de bu güncellemeyi biyolojik olarak tamamlıyoruz. Sosyal anlamdaki güncellememiz ise biraz zaman alabiliyor. Aşağıdaki video bu konuda güzel bir derleme içeriyor.
İster ta en başında beynimiz kendi işine gelen bir ‘gerçeklik yaratıcı algı’ seçsin biz de buna göre ‘dünyayı’ algılamış olalım, ister yol üstüne verdiğimiz her karar ve öğrendiğimiz her yeni şey ile yeni dünyalar yaratmış olalım, her iki durumda da, işin ilginç yanı, olası dünyalardan ve kararlardan birini seçerek, diğerlerinden vazgeçmiş olduğumuz. Yani şu an içinde yaşadığımız evren, algıladığımız dünya, hatta bu dil vesilesiyle benden yazıya geçmiş bu satırlar, bilinçsiz olması muhtemel bir seçim sonucu oluşmuş algılarımız toplamı.
Dış dünya ya da gerçeklik ile algımızı yaratan modeller biyolojik ve sosyal olarak bir şekilde kuruldu mu, bunun geri dönüşü de kolay olmuyor. Misal belirli dünyamıza zarar veren kişi ve durumlara karşı toleransımız düşüyor. Birilerinin kültürü bizim tabumuz oluyor, renkleri duyan bir insanı ‘normal’ kabul edemiyoruz. İçinde büyüdüğümüz toplum ve deneyimlerimizle şekillenen algılarımız, ön yargılarımız oluveriyor.
Dahası hayatımızdaki her yeni seçim, bir tür görecelilik yaratıyor. En başa dönersek, görecelilik de tehlike ve belirsizlik demekti. Haliyle insanların neden yeni kararlar almakta zorlandığı ve belirsizlik yaratmak yerine belirli ‘seçimleri’ takip ettiğini de az çok anlamamıza yarayan bir mekanizma bu.
Bilim insanları dış dünyayı nasıl algıladığımız ya da gerçek ile bağımız konusunu şöyle toparlıyor:
Her şey göreceli ve biz olası dünyaların en makul olanını kabul ettik ve ona göre yaşıyoruz.
Belki de bugün, o olası dünyalardan hangisini yaşadığımızı ve bunun bize neden makul geldiğini düşünerek, gri bölgelerin tadını çıkarmaya başlayabiliriz.
