..

Nedir bu mobbing?

Kazları sinirli görünce kaçan Tilki

Kanada’nın vahşi yeşil otlaklarındayız..

Bir tilki nefes nefese. Ormanın derinliklerine doğru koşuyor. Bakışları dehşet içinde. Kulaklarını geriye doğru yatırmış, korkusu artık alenen ortada. Ardına bile bakmadan dört nala yalın ayak kaçıyor.

Tilkinin hemen arkasında bir kaz sürüsü. Paytak paytak ama hızla ilerliyor. Birikmiş sinirleri hırlamalarına yansıyor. Sık sık yükselen çığlıkları ise tüylet ürpertici.

Kuzey’in bu nemli topraklarındaki korkunun ayak izleri açıkca seçiliyor, ardında ise zafer kokan istikrar paytaklığı.

ben-konfrst-631890-unsplash 

Bu küçük çaplı çapsız savaşın biraz uzağında, Avusturya’lı bir etoloji uzmanı olan Konrad Lorenz, gördüğü sahne sebebiyle şaşkınlık içerisinde.

Gözlerinde heyecan daim, bakışları bilinç dolu, elindeki buruşuk kağıtlara notlarını almaya devam ediyor. O an, 1966 yılında yayınlayacağı  On Agression” (Öfke Üzerine) adlı kitabında,  tüm bu koşuşturmayı Darwin’in Evrim Teorisi ile ilişkilendirerek yorumlayacağının da farkında.

Ortada olağan dışı bir durum var. Lorenz de bu beklenmedik taaruzu anlatmak için yeni bir terim olan ‘mob’u  kullanacak.

Mob, Latince sinirli, kızgın, yırtıcı bir amaç uğruna toplanmış ve harekete geçmiş bir grup anlamına Mobile Vulgus’tan geliyor. Diğer bir deyişle, yaşamın devamlılığı için, ‘gerektiğinde’ hayati riskleri alma sanatı. Güçlüye karşı direnmek, hem de delicesine ya da zaten içte olan doğal bir güdüyle. Lorenz, bu içgüdesel tepkileri kitabında insana da uyarlayacak, ancak insanların bu güdüleri rasyonel bir kontrol mekanizması ile değerlendirebildiğini ekleyerek. O halde, Kanada’nın vahşi otlaklarındaki kazlardan ya da onlara benzer tepkiler gösteren bazı maymun, yılan ya da kuş türlerinden uzaklaşıp, insana yaklaşırsak, homo sapiens sapiens için bu güdüsel koşturmaca ‘rasyonel kontrol’ altında nasıl şekillenmesi nasıl oldu?

Homo Mob’us

İnsanoğlunun doğadaki varlığı çoğu zaman küçük bir balık ya da asi bir kaz kadar olabildi.  Öyle ki, Homo cinsi,  ilk yaratıldığı günden beri doğanın büyük gücüne, yırtıcılığı ve egemenliğine karşı geceleri karanlıkta dip dibe sokularak korku içinde çaresizce büzüldü; gün ağırdığında ise çözümü, yaşamı devam ettirecek  üretici oyunlar ve sosyallikte buldu. Homo için, dönemin büyük yırtıcısı olan doğaya karşı gelebilmek, ondan korkmadan onu kovalayabilmek uzun zaman hiç de kolay olmadı. Önce doğayı olduğu gibi o devasa gücüyle kabul etmek zorunda kaldı, sonra doğanın iktidarı insanın ilerleme evrimine taş koymaya başladığında, insanın damarındaki isyan  sosyalleşti, keşif ve bilim dolu bir ‘mob’ içerisinde doğayı kovalamaca içine girdi. Onu yenmeye, ondan korkmamaya hatta onu göz ardı etmeye başladı.

Nihayetinde  vahşiliği susturulan ve görece kontrolü  sağlanan doğanın yarattığı  yeni sulh ortamında gelişmeye başlayan topluluklarda, bizim asi kovalayıcı kazlar kendi içlerinde değişik şeyler keşfetmeye başladı. Aslında bildiğimiz anlamda insanın hikayesi, yukarıdaki kaz hikayesine pek benzemez. Çünkü kazlar birbirine benzediklerinin farkındadır, birlik olmaya meyillidir ve rekabeti içselleştirme eğiliminde değillerdir. Belki de bu yüzden, insan oğlunun bundan sonraki hikayesini bir kızgın kaz hikayesine değil de, olsa olsa büyüğü ve küçüğü olan ve biri diğeri yeme güdüsüyle dolu balıkların hikayesine benzetebiliriz.

manoj-kumar-kasirajan-700983-unsplash.jpg

Bazı Balıkların Aklındaki Tilkiler

İnsanoğlu, doğanın korkutucu etkisini üzerinden attıktan sonra bu huzur ortamında kendi kendine kaldı.  Büyük olduğunu düşünenler küçük olanları süzmeye, kimileri birbirine bıyık burmaya, kimileri farkındasızlıkların farkındasızlığında sağa solan bakınmaya, kimileri köşesinde yaptıkları hudutsuzluğu düşünmeye başladı. Diğer bir deyişle, uzun süredir farklı türler arasındaki olan bu koşturmaca, artık aynı tür içinde şekillendi.

Büyük balıklar potlaç yığınlarının başına geçti, şaman kılığında; küçükler korku içinde, bu yapay güç törenlerinde yaşamlarını dahi seve isteye sunma yarışında. Büyük balıklar parayı icat etti, paraların üstlerinde kendi resimleri; küçük balıklar alkış tuttu, harcanma pahasına hunharca para harcama çabasına girdi. Büyük balıklar köleliği ‘icat’ etti, bıyık altından gülümsedi; küçük balıklar zincileri boyunlarına geçirirken ‘kader’ dedi. Büyük balıklar okyanusun bol oksijenli derinlikliklerinde sığdan ayrılmadan yaşadı; küçük balıklar kendi bataklıklarında derin kavramlar geliştirmeye uğraşındaydı.  Büyük balıklar dinler, krallıklar, devletler yarattı, altından sembollerle kaplıydı bedenleri; küçük balıklar Araf içinde titrerken tutunacak Efendi eteği aradı, tüm korkuları savaş meydanlarında kusmuk oldu. Küçük balıklar iştahla yenildikleri halde canlı olduklarını fark edip rahatladıkça, büyük balıklar semirdikçe semirdi.  Malum bu ‘mob’suzlukta  binlerce yıl birden akan zamanın yelkovanına diyecek bir şey yok, lakin nereye kadar insan kaçabilir içindeki ‘mob’ dan?

mitch-lensink-220106-unsplash

Büyük Büyük Büyük Dedem Bir Kazdı Benim

Sonra bir ‘aydınlama’ geldi bizim küçük balıklara, içinde bulundukları büyük balığın midesinde bir ateş yaktılar ve olan biteni incelemeye başladılar. Neredeyim ben, diğerleri kim, biz neyiz, ne olageldik, balık ne demek, doğa nedir, doğamızda ne var? Derken, zamanın akrebine diyecek yok, yelkovan ne denli hızlı olursa olsun akrep istifini hiç bozmaz ya, biraz o misal, bizim küçük balıklar ellerine kalem, başlarına taş binalar, ruhlarına sanat, kalplerine makineler takıp büyümeye başladılar.  Sinirlendiler haliyle olan biteni fark ettikçe. Fısıltıları homurtuya evrildi, ezilmişlikleri zamandan sıyrılmış korkusuzluğa. Doğanın kendilerine engel olduğunu düşünüp, ona karşı savaşa girişen asi büyü büyük büyük babaları gibilerdi o an, onlar da bu ‘bazılarını’ önlerinde engel görmeye başladı. Nihayetinde Büyük balıkların karnından ite kaka kurtulmayı başardılar başarmasına ama dışarıya çıktıkları dünya girdiği halden epey farklıydı, hatta denilebilinir ki bir nebze yabani bir nebze şeytaniydi artık. Mağarada yüzyıllarca uyuyan yedi uyuyanlar gibi, uyandıklarında algılarını kaybettiler bir süre,  ne kendilerini ne de varlığı tanıdılar.  Küçük ceplerinde büyük anlamlar yüklü paraları, craniumlarının içinde işlevli işlevsiz damıtılmış binlere bilgi, ruhlarında daha fazla sorumluluk artık uyanıklardı, nam-ı diğer  moderndiler, ancak yitmişlerdir de. Nihayetinde gayelerine erişmişlerdi, üç beş milim farkı saymazsak aynı boy balıklar haline gelmişlerdi. Eşitlerdi. Rahatladılar. Halbuki bu erişilinen özgür çağda, insanlar için asıl sorun yeni başlıyordu.

pierre-best-591612-unsplash

Modern Hortlak Oyunları: Mobbing

Modern insanın derdi başından aşkın. Yeni insan, bir yandan eşitlik dediği kavramı gündelik yaşamına iliştirme çabasına girerken, diğer yandan modernizmin eşitsizlik üzerine oturduğu yerleri göz ardı etme eğiliminde. Üstelik toplum tarafından kabullenilmesi uzun yıllar sürmesi beklenen bu ‘hak’ ve ‘eşitlik’ kavramlarının öğrenilmesinin sadece birkaç yüzyıla sıkıştırıldı. Bunun doğal bir sonucu olarak da, anca ezberci bir kabullenişle  çarpık bir eşitlik algısı ortaya çıktı. Haliyle insanlar anlamını bilmedikleri bu yeni dünyada, zorla dayatılan taze kurallara uyum sağlamaya ya da mış gibi gözükmeye başladılar. Yaşamlarını sürdürmek için mebcur oldukları(na inandırıldıkları) pek çok kimlikte, işte, sosyal ortamlarda, eğitimde ya da gündelik ilişkilerinde bu çarpık algı kaynaklı bunalım artarak devam etti ve sonuç olarak, bireyselleşen toplumun yapay eşitliği içerisinde şekillenen bu yeni sosya tabakalarda derin çatlaklar oluştu. Çocuklardan çalışanlara, duygusal ilişkilerden toplumsal değerlere kadar yayılan bu çatlaklar, kendini  yıllar geçtikçe daha da net göstermeye başladı ve nihayet bilimin dikkatini çekebildi.

Mobbing kelimesi 1972 yılında, yani Lorenz’in gözlemlerinden 12 yıl sonra, İsveçli bir bilim adamı Peter Paul Heinemann tarafından,  çocuklar arasındaki şiddeti, zorbalığı, sinirliliği, birbirini dışlamak olarak farklı bir şekilde tanımlandı. Heineman, dışlanan ve bir tür zorbalığa maruz kalan çocuklarda korku, ümitsizlik hatta intihar eğilimi oluştuğunu savundu. Böylece insan ilişkilerine mobbing ilk kez çocuklar arasındaki bu ‘dışlama’ temelli saldırganlık vesilesiyle girdi. Günümüzdeki genel anlamda anlaşıldığı haliyle mobbing, iş hayatındaki baskı, şiddet ve yıldırma gibi eylemleri anlatmak için 1980’lerin Dr. Heinz Leymann tarafından kullanıldı. Diğer bir deyişle, bizim küçük balıkların, uyum sağlamaya çabaladıkları bu yeni özgürlük ortamında, büyük balıklar (kendini büyük zanneden balıklar) tarafından nasıl tartaklandığını, korkutulduğunu, etkisiz hale getirilmeye çabalandığıdır artık mobbing konusu. Mobbingin ilk çıkış hikayesi, güçsüz olan, mağdur olan ya da küçük balıkların; bazı koşullar altında avcılarını, güçlü olanlarını ya da büyük balıkları nasıl korkutabildikleri, onu nasıl hunharca kovalayabildikleridir. Halbuki günümüzde mobbing, güçlünün güçsüze uyguladığı ya da çoğunluğun bireye dikte ettiği yeni bir dışlama, korkutma ve bezdirmenin çoğu zaman psikolojik, bazen de fiziksel terimi haline geldi. Nihayetinde özünde kendini büyük zanneden balıkların küçükleri üzerindeki hakimiyetini tekrar hissettirme çabasından başka bir şey olmayan mobbing, bu açıdan erkeğin kadın, kralın halk, aristokratın serf, sahibin köle, şamanın yerliler ya da paranın doğa üzerindeki görece egemenliğinin kötü bir kopyası, biçimsiz bir hortlağından başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, ister iş yerindeki erk sahiplerinin astları üzerindeki bireysel bir zafer göstergesi ya da bir tatmin aracı olarak uyguladığı baskı olsun, ister benzer düzeydeki iş arkadaşları arasındaki yapay patronluk sirk gösterisi, fark etmez, mobbing esasında daha iyi olma yolunda çabalayan insanlığın, bireysel çaptaki bir başarısızlığının işaretidir. Belki de mobbingin insan ilişkilerinden azad edilmesi, özü itibariyle tilki ve kazın farklı iki tür olduğunu anlamakta yatıyor. Balıklara gelince, küçük balıkların büyük balıkları kovalamasına devrim demediğimiz müddetçe, önemli olan boyut değil işlevdir.


Kaynaklar:

  • Lorenz K. (1966), On Aggression, New York: Harcourt, Brace & World Inc
  • Davenport,N.,Schwartz,R.D. ve Elliott,G.P. (2003), Mobbing, Sistem Yayıncılık, İstanbul
  • Leymann, Heinz 1990. “Mobbing and Psychological Terrors at Work.” Violence and Victims. 5:2

*Yazının orjinali Psikeart Dergisi’nin ‘Mobbing’ temalı sayısında yer almaktadır. Orjinal ismi “Büyük Balık Küçüğünü Yerken, Kazlar da Tilki ile Savaşır”dir