Sevgili Duygu,
Samimi bir ortam düşünüyorum.
Aklıma zengin bir sofrada, sıcak muhabbetli ve tatlı melodili bir samatya meyhanesi geliyor ilk. Evimizden uzakta, sevdiklerimizle birlikte kendimizi ‘rahat’ hissettiğimiz bu ortamın anadili gibi samimiyet. Peki nasıl oluyor da bu tip ‘çilingir sofralarında‘ kapılarımız kolayca açılıveriyor başkalarına?
‘Evimizin bilindik kapısı‘ ile ‘dışarının bilinmez kapıları‘ arasında dolanıp duruyoruz hayat boyu. Varoluşumuzun en temel korkularından birini yenmeye çabalıyoruz sanki o giriş-çıkışlar ile. Tanıdık kapılar arıyoruz sık sık; belirsizlikten kaçmak için alıştığımıza yaklaşıyoruz. Dışarısının kapısız vahşiliği ve komşuların çat-kapı güvenliğinin arasında bir yerde, mutlaka başka (sosyal kapılı) hanelere giriyoruz. Belki biraz kahvehanelere, ara sıra keyfhanelere ama bolca meyhanelere…
Bazı (mey)hanelerin kapısı olmuyor ama. Onlara geçerken uğruyoruz. Osmanlı’nın ayaklı meyhaneleri misal. Sokaklarda altında ucu musluklu rakı tulumu olan paltosu ile dolaşan ayaklı tektekçiler onlar. Yanlarına yaklaşan evsizlere, yolsuz ve yoksullara yani gelecek ve gidecek hanesi olmayanlara ‘bir kapı’ olan ayaklı hane olarak tektekçiler. Samimiyeti soğuk sokaklarda yaşayan ve yaşatan meyhaneler. Tek kişiye bir iki tek attıran, mekansız bir samimiyet onlarınki.
Bazı (mey)hanelerin ise kapılarından, (kendimizi değil ama) başkalarını kandırarak giriyoruz. Zamanın meşhur ‘koltuklu meyhanelerinde‘ olduğu gibi. Dışarıdan manav, bakkal ya da turşucu gibi gözüküyor bu haneler. Kendi hallerinde tutunamayanlar, içerideki o gizli köşedeki koltuğu bulup, ‘yasaklı meyi‘ içiyorlar. Sadece mekan sahibi ile misafirlerinin şifresini bildiği gizli kapılarla kaplı haneler buralar. Buraların müdavimlerinin ya ‘çilingirli sofralara’ ya paraları yetmez ya da müslümanlıktan ötürü başka kapılardan geçiş izinleri olmazdı.
Bir de kapıları sadece ‘bazılarına‘ açık olan; sofralı, örtülü, kurallı ve sıcak haneler var. Bilinmezliğin, vahşiliğin, yasakların ve tehlikeli sokakların duvarlarında bir gedik açmış (mey)hanelerdir bunlar. Envai kapılar arasından güvenle geçip, kendimizi orada tanıdık bir sofranın başında buluruz. Birileri hep bizimle ilgilenir, yemek istediklerimizi getirir, keyfimizi bozan şeyleri engeller, sırtımızı pek, gönlümüzü şen tutmaya çabalar. Mekan bizdir artık. Samimiyet ise ortamın olsa olsa mezesidir. Haliyle kendimizi evimizde hissederiz.
Ve bunlar olup biterken, yanımızdaki diğer ‘hanedaşlarımızla‘ zam-anı paylaşırız. Bu sosyal terapi masasına, hatıralarımızı, korkularımızı, tutku ve hayallerimizi dökeriz umarsızca. İçimizde biriktirdiklerimizin pintiliğine girmez, onları arsızca paylaşırız başkaları ile.
Samimiyeti bir sır gibi tekbaşına ya da gizli köşelerde şifreli anlarda değil, masada, yanımızdakilerde rahatça yaşarız. Ne kadar ciddiye alırız masadakilerin hakkımızdaki düşüncelerini, bizi ne kadar neşelendirir masadaşlıkları meçhul. Ama biz, kapılardan süzülerek geçtiğimiz bu hanede, kendi evimizdeymişcesine rahat ve şımarık; şehrin özel bir üyesi gibi ayrıcaklı hissederiz. Zaman ve mekan içinde, evimizin dışında bir yerlerde açtığımız bu gedikte, biraz olsun nefes alabilir, kendimize dair melodilerle o aldığımız nefesi verebiliriz.
Kapılı ya da kapısız her hanede, ayaküstü bir tek başınalıkta, gizli koltuklarda ya da çilingirli sofralarda olsun fark etmez; havada konuşulan ana dil hep samimiyet olurdu böyle meydaşlıklarda. Bazen kendine, bazen şifresini paylaştığın o gizli üyelere, bazen de çilingiri de üyesi olan o sofralara dair.
Her halukarda, en güzel sedalı, en samimi duygulu ve en bereketli muhabbetlerimiz hep bizimle olsun dilerim.
Salı görüşmek üzere
– Sib
