..

Hortlaklar da Uyur

“Yanılıyorsun” diyorsun.

Bakışların sert, sesin kararlı. 

“Ben seni sandığın gibi sevmedim”.

Hiç mi öyle sevmedin diyesim geliyor. Bir an için bile mi? 

Yerine susuyorum. Ya doğruyu söylüyorsan? Ya beni aslında sandığım gibi hiç sevmemişsen? 

İnsan aşka nasıl böyle kanar, nasıl böyle göz göre göre kandırılır aklım ermiyor. Konuşmaya devam etmemen lazım.

Zamanı telaşla durduruyorum.

Yine de boğazımda bir iki boğuma sıkışıp kalıyor varlığın, yutkunamıyorum seni. Cümlen yankılanarak büyüyor içimde. Söylediklerin yavaş yavaş kirletmeye başlıyor bizi. Sana ılıklığım üşüyor, soluyor, kararıyor. Engelleyemiyorum tüm bu olan biteni.

Aştan kayıp gidiyorsun ve buram buram nefret bürüyor aramızdaki soğukluğu. Renkler soluyor, çiçekler sararıp dökülüyor.  Güneş yerini gölgeye bırakıp, ikimizli baharı yok ediyor.  

Aşktaki bu affedilmez münafıklığın içimde kinci topraklar yaratıyor. Nefret değirmileşiyor, boğazımdaki boğumlara doluyor, ve o boğumlara sıkışmış bir hayvan, boydan boya yarılmış, inliyor. Duyanı yok, yaraları ölümcül, böğrü hınçla inip kalkıyor. Bu kıyımı görmeye dayanamıyorum, kin topraklarında volta atıyor, bitirimli intikam planları kuruyorum.

Çoğu kesik kesik. 

Sonra o kesiklere başımı dayayıp, aşkı görüyorum ve  sana dair hatırladığım bir iki şey beni biraz olsun sakinleştiriyor.

Affetmeye meylediyorum, “vardır bir sebebi’ savcısı” yım şimdi. Zararla oturmamak için, nefretle kalmamak gerekir diyorum. İçimdeki  bu kaos ile daha da sıkışıyorum.  Söylediklerinin gerçek olma ihtimali yüzünden aşk adına utanıyorum. O gerçeklik ki içimde yüzyıllık bir talan başlatıyor, içimde yıkıcı bir  acizlik, tenime batan bir kontrolsüzlük.

Gözlerim ki alev alev yanıyor. Zamanının  meşhur kelebekleri, midemde kala kala çürümüş, şimdi besbelli zehirliyor beni. Ve ben yaşayabilmek için hiçbir şey yapamıyorum. Ölümcül cümlelerinin çaresizlik içinde kıvranan hastasıyım. Ölüyorum ve  ölümümü şeritsiz bir filmden kanırarak izliyorum.

Soğuk bir şey ki enseme sarılıyor, sıcak bir şey ki ruhumu dağlıyor. Yumuşak bir şeyin etrafını karanlık, daha kuvvetli bir şey bürüyor. Aşk ki nefrete doğru büzüle büzüle, nefret ki aşkın üzerine sara sarmalaya büyüyor.

Müstakbel katilime, sana, bakamıyorum artık.

Bakışlarım masaya çivileniyor.

Bir zamanlar hükümdar olan ellerim, şimdi masanın üzerinde sürgün iki kütle parçası. Bir sinek ile boydaş gölgeme bakıp iç çekiyorum.

Hem varım, hem yokum. Sesim hem bir vızıltı, hem bir kükreme.  

Halbuki müstakbel katilim  sen yaşamaya isimsiz da olsa devam ediyorsun, varsın. İnsafsız nefesin  yüzümde donuyor, umursamazlık kükrüyorsun.

Sana duyduğum nefretim burun deliklerimdeki kaslarda titriyor.  Nefretim iç çekişlerimin homurdanmayla ihtilali misali dip diri, nefretim bir arada kalma sancısı.

Dayanamayacağım bu iç savaşa! Bana bir eylem lazım, bana bir cevap, bir tepki!

Belki de seni münafıklığından ötürü küçümseyen ama umarsız bir bakışla kalkmalı. İntikam davullarını çalıp, bu harp vadisinde zaman pususuna yatmalı ve düşmeni beklemeli bir çukura!  Mantıklı bir insan maskesi takmalı, anılarımı bilinçle sınıflandırıp, yakmalı.

Böylece nefretim bir binek hayvanı misali evcilleşir. Geriye bu hayvanın üzerine binip aşkı terk-i diyar eylemek kalır. Halbuki işler o kadar kolay değildir aşkından nefret ederken. Nefret umursamazlıktan fersah uzakta bir vadi, dirimli var oluşunda evcil olan bir şeye mahal vermeyecek kadar vahşi. Bu vadideki  kin topraklarım ise çorak, aşkım bereketi kaçmış bir yağmur, ve ben bu vahşi topraklarda kaybolmuş bir bedevi misali savruk.

Sürgün parmaklarım maun masa üzerinde ritimsiz bir melodi yaratma çabasına giriyor.

Dizlerinin üzerine çökmüş ruhumun zırhsız şövalyeliğini affetmeliyim. Çaresizlikte bir mikrop gibi üreyen nefret, güçlü olmak için inliyor intikama değin. Kendimli zamana dayanamıyorum, bakışlarımı çivilediğim masadan söküyorum.  Böylece ilk ve son kez göz göze geliyoruz müstakbel katilimle.

Sandığım gibi sevmediysen eğer” diyorum , “gitmeliyim.”.

Karşımda kocaman bir boşluksun o anda, dipsiz bir bakış. Öldüresiye seven birine, ölümcül bir soğukluk bu bakış.  Konuşuyorum sözde, ama sesim buradan oraya yayılamıyor bile. Beyhude çıkıyor her hece, her şey birer sessiz harfe dönüşüp dökülüyor yere.  Ayağa kalkıyorum, potinimin ucuyla yerdekileri kenara ittirip, yürüyorum.

Sana yıllar evvel geldiğim yere döneceğim. Korkmuyorum bu yoldan. Zamanı durduğum için güvende, ve yaşamadığım ölçüde yitiğim artık. Ve sen, aşk duyduğum katilimin, az önce, keskin bir cümlenle, dipsiz bir bakışınla  en sevildiğim yerimden öldürdün beni.

Ama ölemiyorum. Çünkü, seninle aramızda zamansızlık var. 

Çünkü, beni hayatla sobeleyen sen aşk münafığı, dilindeki bıçağı doğru yere saplayamadın.

Bu yüzdendir ki bir  hortlak olarak  yürüyorum artık. Ve tam olarak ölemeyen her şey gibi katilimden delicesine nefret ediyorum!

Sırtımı dönmeden uzaklaşıyorum senden.

Yürüyorum ve içimdeki bu biçimsiz şiddet bacaklarımı titretiyor.  Ancak  tüm evreni yok ederek tatmin olacak  denli bir şiddet bu. 

Ben  ki öldüysem, ölümlü bir şey kalmasın artık; hepimiz bu karanlık, bu yakıcı vadide günahlarımızın acısını çekelim, uğradığımız haksız infazların lanetli mırıltılarıyla adalet tanrısını arayalım istiyorum.

Ben ki ölemediysem, hortlamalarım her gece böğründe yeni bir vicdan azabı olsun, her sabah zihninde bir “acaba” peydah ederek uyandırayım seni. 

Kendinden kaçamadığın bir gölge gibi gerçek olayım yanında.

Doğru yere saplayamadığın için tam öldüremeyen sivri dilinde acı bir tat bıraksın varlığım. 

Madem ki ölemiyorum, Kabil’in kuşu gibi dağlarda dirilen cesedim konsun günahkar avuçlarına.

Madem ki  ölüyüm, Füruğ’un kuşu misali cansızlaşan aşkım durmaksızın yinelesin sendeki hatıraları.

Ve siz yaşayanlar!

Ölümün bu karanlığı, bu boğumlu nefreti, kanırtan hiddeti dışında her şeyle dirisiniz, her şeyle yeşil, her şeyle  akıyor yaşamlarınız!

Bir ben, durmuş bir zaman içinde, öylece arafta, öylece kocaman bir yumru boğazımda. Çaresizlik duygusu  içinde kıvranıyor hücrelerim.

Amaya renk, sağıra hece olan ölümsüzlüğüm,  katilimde bundan böyle kocaman bir hortlaklık sadece.

Ve katilime dair  hatırladığım her şey iğreti kıkırdamalarla tenime batıyor, kanıyor.

Yürüyorum..

Bir zamanların en yeşil lotuslarından bataklıklar yaratıyor ellerim.

Katilimin yalakası hatıraları içine atıyorum bir bir.

Yürüyorum.

Ruhum kuduz olmuş, ısırmak için katilime benzeyen özneler arıyor.

Nefretim aşka tecavüz etmişken, saldırı içimden taşan ilkel bir güdü.

Arkamı dönüp, katilimi öldürmek istiyorum. Nefretim ki katilime aşık ve onu öldürmeden evvel son bir kez ruhuna boşalmak istiyor. Nefretim ki kefaretsiz idam gibi gözü dönmüş. Ama ben zamandan muaf bir hortlağım; elimle bedene, kelamla ruha dokunmam artık. 

Öyle ki,  katilime acı çektirmem mümkün değil. Ben bir hortlağım ve yok hükmünde varlığım. 

Katilimi öldüremeyeceğim paradoksu içimdeki çürüklüğü daha da azdırıyor.

Boynumdaki damarların gerilişini hissediyorum, kimi öldürmeli, kime batırmalı bu elimdeki kırık kanatları, kimin yüzüne vurmalı bu ölü göçmen kuş bedenini, kime gidip hesap sormalı?

Bir ekmek gibi içimdeki sevgiyi ikiye bölüp, katilimin aç ruhuna vermek istiyorum. Bir büyücü gibi ellerimle  kalbinin soğuk çeperini kavrayıp, ısıtmak. Boş bir rahme bir döl atar gibi, içinde yeni bir aşk peydahlamak.

Hiçbir şey yapamıyorum.

İçimdeki bu saf çaresizlik nefretin –e haline, aşk’a yöneliyor. Arkama dönüp, katilimin gözlerine bakmak istiyorum. Katilinin gözlerine bakan bir hortlağın nefreti sevaptır diye tanrıyı reddediyorum.

Maktulün gözlerine bakabilen bir katilin aşkı  en ölümcül günahtır diye şeytana tapıyorum.

Ayrı bir din doğuruyorum katilime, rüyaların gerçekliğinde bir aşka devam edebilmek için. O uyurken kulağına fısıldamak istiyorum tüm tebliğleri. Bana inansın diye, yanına  uzanıyorum usulca.

Yan yanayken katilim gibi yaşıyor, kendim gibi ölüyorum.

Her gece sağında yatan beni hiç göremeyecek, biliyorum. İçimdeki bu kirli aşkı tatmin edemeyecek, katilimi hiçbir zaman öldüremeyeceğim, biliyorum.

Ve bundan böyle aşk, bu nefret sıcak ile soğuk deniz gibi hep bir biriyle savaşacak, biliyorum.

Ama o uyurken, ben de yanında uyur gibi yatmak istiyorum. Belki bir ihtimal, rüyalar dininde kendimi yaşar bulabilirim diye.

Belki bir ihtimal, uykusunda ölür de dinime mümin olur diye.


*Yazının orjinali Psikeart Dergisi ‘Nefret‘ temalı sayısında yer almaktadır.

Sayı 42: Nefret