..

‘Sözcüklerden daha kötü hapishaneler de var’

Eduardo kaşlarını çatmış, beni dinliyor.

Barselona’lı  Carlos Ruiz Zafón’un Rüzgarın Gölgesi kitabını konuşuyoruz. Kemikli gözlükleri, kırmızı kazağı ve içindeki ütülü gömleği ile kitabın kahramanlarından biri gibi karşımda.

Ölünün arkasından şimdi konuşulmaz ama diyor, o kitabın çoğunu yardım alarak yazdı Carlos.

Kaynak neresi kardeş diye sormuyorum bile.

Çoğu yazar diyorum,  ister köşede yazsın ister romanda, ne kadar kendisi yazıyor ki?

İnsanın adı çok önemli mi? Homeros mu yazdı yani İlyada’yı? Shakespeare ismi mi önemli ya da zamanın isimsizlerinin bir tür derlemesi olabilecek olan sonetleri mi? Popüler olmuş, çok satmış ya da bir ülke/yayınevi/dinin propaganda malzemesi olmuş çoğu sanatçı gibi; ne kadar gerçek bu kişiler, ne kadar ticari ve egosal birer kurgu?

Haklısın, diyor. Önemli olan bize geçirdikleri.

Uzun, içiçe geçmiş zaman ve aşklardan oluşan bir tür edebi polisiye Rüzgarın Gölgesi. Kitabın çevirmen, aşık ve sadık karakterlerinden Nuria’nın ‘Bu kentin büyücü bir kadın olduğunu biliyor musun, Daniel? Teninin altında gezer ve sen daha farkına varmadan ruhunu çalar‘ dediği şehirde, Barcelona’da geçiyor hikaye.

İçinde 10 yıldır yaşadığım, haliyle ruhumun bir kısmını ‘verdiğim’ ama Akdeniz’e dair çokcasını aldığım şehrin sokaklarında yüzlerce sayfa dolaşıyorum. Kahramanlarımız ile bazen Els Quatre Gats’de birlikte kahve içiyoruz, bazen Raval’ın karanlık sokaklarından Gotik’teki eve dönüyoruz; bazen MontJuic’de İç Savaş yıllarını geçiriyoruz, bazen Avenida Tibidabo’ daki sokaktaki villalarda sevişiyoruz.

Hikaye basit aslında.

Ancak birisi seni hatırladıkça yaşamaya devam ettiğimize inanılan ‘ölümsüzlük arayışı’ içindeki bir dünyadayız.

Unutulmasınlar diye de ‘bazı romanlar’, Daniel’in babasının mahsenlerinde saklanıyor. Bu mekan, hayvan barınağı misali. Biri gelip, kitabı sahiplendi mi, hop, yuvasını buluyor.

Bizim küçük Daniel de, o raflar arasından Julian’ın romanı ‘Rüzgarın Gölgesi’ni seçiyor.

Ve hikaye bu küçük çocuğun, kitabın yazari Julian’ın hayatını merak etmesi, araştırması, roman içinde bir tür romans halinde de kendi karakterini inşa etmesi olarak başlıyor. Daniel ve deli feylesof kankası Fermin ile, Julian’ın bir yandan tutkulu, bir yandan Müge Anlı temalı aşklarını keşfediyoruz; bir yandan yazarlığı içindeki aşkın yalnızlığına dalıp, bir yandan hayatına giren insanlarla olan o garip büyülü ilişkini öğreniyoruz.

Kitabın, Borges labirenti misali iç içe dolanan, benzeşen, ilhamlaşan ve yollar açan hikayelerin birbiri ile bağlanmasını izlemek eğlenceli. Bazen geçmişe dönüp uzunca orada kalıyoruz, bazen yıllardır okunmamış bir mektup ile meraklanıyoruz, bazen de ‘arkası yarın’ heyecanı ile sayfalarını çeviriyoruz.

Ama benim için daha ilginci karakterlerinin ying-yangvari dengesi ile bende tatlı bir farkındalık yaratması.

Misal kitabın feylezof, haylaz ve dedektif karakteri Fermin’inHayatta pişmanlık duymanın dışında ikinci sanş diye bir şey yoktur’ düsturlu yaşamı ile kinci, intikamcı ve psikopat başmüfettişi Fumero’nunyaşam tarzı olmayan insanlar her zaman başkalarının işlerine burunlarını sokarlar’ vari karakterinin birbirini tamamlaması misali. Zaten kitap boyunca bir şekilde aralarında mitsel bir kavga var.

Sonra Julian (yazar) ve Daniel (yazarın kitabını hatırlayan) ikilisi.

Rastlantıların yazgının yara izleri olduğunu yazan ve hepimizin bilinçaltımızda yatan tutkuların kuklaları olduğunu ima eden Julian ile karakterini inşa ederken yaralardan değil, düşlerden faydalanan Daniel’in bütünleyen yaşam hikayeleri. Bu ikilinin akışı da bir yunan trajedyası misali bir geçmişe, bir katarsise akıyor.

Diğeri ise ikincil oyuncularda. Ana kahramanlar üzerinden kimlik inşa eden Nuria ve Miquel ikilisi. ‘Zaman bana umutlarımı yitirmemeyi, ama onlara da çok güvenmemeyi öğretmişti. Umut insafsızdır ve vicdanı yoktur’ diyen müzmin aşık Nuria ile ‘hayallerine sahip çık, onlara ne zaman ihtiyaç duyacağını hiç bilemezsin‘ diyen Miquel’in umut ve hayal bütünlüğü gibi. Ama hep başkasının bedenine, aşkına, hayatına; hep dışarıya bir umut, bir hayal. (Genelde öyle olmaz mı zaten?)

Kitabı gecenin ortasına doğru bitirdiğim zaman, ruhumda Julian’ın şu iki cümlesi dönüyor:

‘Sözcüklerden daha kötü hapishaneler de var’
ki adına yaşanamamış geçmiş ve imkansız gelecek diyoruz belki de

‘Birini sevip sevmediğini düşünmeyi bıraktığın anda o kişiyi sevmeyi sonsuza kadar bırakmışsındır’
ki insan hatırlandıkça değil sevdiğince yaşar belki de.