Kafasından düşmek üzere olan şapkasının altından gülümseyerek sesleniyor:
“Cez sever misin?”
Severim diyorum. Halbuki daha yeni boğazımdan mideme, tam da yeni kapanmaya başlayan yaramın üstüne bir bıçak girdi. Adrenalin etkisiyle olacak, hissizim. Birazdan olanlar olmaya başlayacak, oluk oluk kanayacak ve batıp da çıkmazcasına yanacak.
‘Neden?’ diye soruyorum. Kulaklarıma kadar uyuşmuş hücrelerim. Bir şeyler diyor ama duyamıyorum. Söylediği kelimeler kesik kesik, bir çoğu havada buharlaşıyor. Ben yine de devam ediyorum. ‘Yakınlarda Jazz konseri mi var bu akşam?’
Gülümsüyor. Neredeyse sırıtacak. Elinde satranç örtüsü, dibimdeki masaya oturuyor. Sağ elimde kalem donmuş, sol elimde mesajın içimi kesiyor.
Satranç diyor, Chess, sever misin. Ha hu hı derken ben, cümleler dudaklarımın ucuna gelip yere düşüyorlar. Adam yanımda neşeli. Satranç’ın merkezlerinden biri New Orleans’tır. Gittin mi? Aa olmaz, mutlaka gitmelisin. Gülümsüyorum, kendime dönüyorum.
Başımda bir ton.
Sol elimde, az önce attığın mesajı okuyorum. Bir kadın terasından aşağı atlıyor ve ölüyor. Kim için, ne ona iyi gelmiyor, neyden kaçıyor, modern papazlardan hangisinin vaazı ile kendini itmiş, meçhul.
Sağ elimde ise az önce yazdıklarımı okuyorum. Bir kadın, bağımlı olduğuna dayanamayıp Kuzey’in en gri mevsiminde intihar ediyor.
Ortada ben, kendime bakıyorum. Ne zaman kanayacak bu diye korkuyorum. Atar damara gelmemiş olsa bari.
Çıkarıp keskin kelimelerini tenimden, sağ elimde sertçe bastırıyorum yarama. Kırgın bır kurt gibi içime uluyorum.
Üç vakit dolmadan üstüste binmiş iki kesik. Hiç hayra alamet değil. Dikiş de tutmaz. Elim mecbur Jeanne, koparıp atacağım sana verdiğim o yanımı. En naif ve belki de en çıplak parçamı. En Akdeniz doğmamışlıklarımı, buruşmuş mavi bir zarf gibi çekeceğim gelecekten.
Derken, elimi bastırıyor muyum, komple içine mi sokuyorum yaranın bilmiyorum. Üstüme ölüme benzer bir sıcaklık, bir karıncalanma doluyor. Yanımdaki kahkahalar iyileştirmek isteyen bir sidik gibi üstüme dökülüyor. Adam yüzünde arsız gülümseme, atı, fili, piyonu diziyor usulca. Tatlı çocuk aslında ama o kadar parçalandı ki zaman ve elimin ucundaki kan o kadar acı ki, anın tadını alamıyorum.
Ama biramdan bir yudum daha alıyorum.
Sadece bu yoğun kırmızı değil, zaman da aksın diyorum. Sol elim yaramda, sağ elimle bir dosta mektup yazmaya devam ediyorum. Dubrovnikliler, ticaret, yetimhane, karantina, Venedik.. Kelimeler kuduz kurbağalar gibi kaçıyor elimden. Susuyorum. Kafam dağılsın diye yazdığım iki üç cümle üzerime devriliyor, dengemi kaybediyorum. Sendeliyorum. Olmuyor. Başım dönüyor. Sol elimi daha da derine bastırırken, sağ elimle gözümü yumuyorum.
Başlıyor.
Beklemediğim yerden gelen bu kayıp ile, dizlerimin üzerine düşüyorum. Neyse ki katman katman yaralar, üstüste binip büyüyen dikişler bildiğim bir yitiş. Korkmuyorum. Yüzüme ve dizlerime bakıp, gevşiyorum ve kapatıyorum kendimi.
Bugün bir cinayet işlendi diyorum. Bol acılı bir deli, sen, en hassas olduğum yerdeki en kabuksuz damarımı keserek yendin beni. İyi, oyunsuz ve samimi bir gerçekliğin içinde akan çıplaklığımca öldürdün taze içimi.
Zamanda açtığın bu boşluğu sana geri veriyorum Jeanne. Bu bir türlü başlayamayan aşk tohumu bize ait değil artık. Sen yaşayan bir ölü, kendine eksik ve aşka kurumuş korkak bir katilsin sadece. Bu ölü ama doğmuş aşk ise, o satrançtaki bir piyon gibi en erken feda edilen bir plastik anca.
Yanımdaki adam, nihayet, karşısına bir oyuncu buluyor. 32 diş kahkaha ile dans eder gibi taşlarla oynuyor. Ben üzerimde peyda olmuş kan ve sidik kokusu, bir mektubun kehanetini okuyup, yutkunuyorum:
Vezir’e bakıyorum, rezil olmuş.
Sana bakıyorum, cellat
Yarama bakıyorum, vesile
Kanamam duruyor, ben toprağa emiliyorum. Seni ve kendimi Lokrum’un bir hanımeli ağacının altına gömüyorum. Adriyatik’ten ayrılmadan evvel, kendime yeniden doğmak için, kadehimi bitirip, sağ elim yaramda sol elim üstüne düşüyorum.
