..

Her şey zıttıyla, demişler

İrlandalı antropolog ya da insan coğrafyasında lisans eğitimi alan o gezgin ruhlu kadınla çay içtik.

Ben elmalı sindirim çayı içerken, eksik gelen Fas çayını içti. İçinde sadece zencefil vardı, naneyi istemedi. Asya’ya olan yolculuğundan bahsetti. O zamanlar bir SAP şirketinde danışman aracı olarak çalıştığını, para biriktirdiklerini bir arkadaşı ile beraber, hatta beraber ev mi alsak hayalleri kurduklarını anlattı.

Sonra, günlerden bir gün. Şirket kendini Arjantin’e taşımaya karar veriyor. Bizimki de oh, ala, ne güzel değişik memleket der, ama şirket der ki hakların yarı yarıya azalacak, maaş filan ya da 10.000 Euro’yu alacaksın, ayrılacağız burada.

Bizimki haliyle seve seve alıyor parayı. Sonra hop, 30 aylık Uzakdoğu turuna çıkıyor. –

Yerel kabilelerle tanışıyor, onlarla beraber yaşıyor, hatta bir adama âşık oluyor yerel. Derken, parası biterken dönüyor okula tekrar, kaldığı yerden devam. Diyor ki hocalarına, hocam ben Kolombiya’ya gideceğim. Benim bir uzak akrabam da var orada, çalışmalar yapıyor. Hocası olmaz diyor, tehlikeli oralar.

Derken bizimki dediği dedik, peki o zaman ben de İspanya’ya giderim, orada dil öğrenirim, sonra oraya giderim. Oh diyor. Peki. 

Ve işte karşımda çayını içiyor. Arkamda da Lhasa çalıyor tatlı tatlı. Rising diyor. Cohen’den sonra. 

Yürüyorum.

Bir yanım Alex ile buluşmak istemiyor, bir yanım 2 hafta önce yaşadığım o heyecanı arzuluyor. 

Alkolün etkisiyle diyorum bir yandan, abarttım. Cebinde kıvrık bir kitap taşıması, bir şeyler çalması, muhabbet edilebilir olması beni mutlu etti. Öpüşmesi güzeldi. Ama ondan sonra sanki lanetlenmiş gibi ya midem ağrıdı ya sinirlerim bozuldu. Bazen ondan mı bulaştı diye düşündüm. Sonra o hasta oldu. Grip. Geçen hafta bir de o hastalık bulaşacak telaşı sardı beni.  Derken kafamda sorular, sıkıntılar. İçim bir yandan her hafta buluşmaktan yana değil, bir yandan buluşmalarımız sanki onda bir şeyleri keşfetmeye çabalıyormuşum, sanki tüm derdi öpüşmek değil de muhabbet etmekmiş gibi geliyor. 

İnsan kendini kandırmayı sever muhakkak.

Ben de seviyordum. 

Evora, Sadade diyor. Yine İspanyolca şarkılar çalıyor sağda solda.

İçimde saçma bir hormonsal algısızlık var. Cinsellik değil heyecan beni çekiyor. Kuru kuru önüne gelen yerde öpüşmek, sarılmak, dokunmak sanki çok eski bir masalmış gibi. 

Bilemiyorum.  

Akşam yoruldum Alex’den. 

Ders çalışmak istiyordum, beceremiyorduk. Konuşmak istiyordum ama aklında sürekli sevişmek vardı. Ve ben ayıktım o içmişti bir sürü. En sonunda orta bir yerde ayrıldık. Sonra ertesi gün ses çıkmadı. Kalbini kırdığımı ya da sadece öpüşerek zor kadını oynadığımı düşündü diye düşündüm. 

Çok da sallamadım. Hala sallamıyorum.

İster istemez yay burcu olması hoşuma gitmişti. Lotus yerine boşalan heyecanımı yerleştiriyordu sanki yine. Ama işler öyle gitmiyordu. Tatlı yanının yanında bir yerde saçma bir boşluk vardı. İlişki istemiyordum, ama ilişki bile kuramıyorduk. İngiliz aksanının boğukluğu arasında bazı esprilerini anlamıyordum, şebeklikler yaparak güldürmeye çabalıyordu beni. Beni şaşırtmasını istiyordum, beceremiyordu. Boşluktaydım çünkü sevişmek hiçbir zaman başlı başına amacım olmamıştı, hani sevişsek, öyle bir yer de yoktu. Odama da getirmek istemiyordum O’nu. 

Bir şekilde odam bana aitti, öyle kalmalıydı gibi. 

Sonra bugün Javier ile buluştum. Asya’ya gidecek dostum. Onunla konuşmak beni rahatlatıyor. Konuşabildiğimiz hissediyorum. İçindeki merak, okumaya duyduğu ilgi hoşuma gidiyor. 

Daha basit bir yaşamdan konuştuk bugün Javier ile, daha sağlıklı beslenmekten, zamansız yaşamaktan, doing time yapmaktan, in time olmaktan, güzeldi, akıcıydı. Alex ile saat sayarken, onunla zamanın aktığını hissediyordum. Üstelik cinsellik bir yerleri engellemiyordu. 

Cinsellik hep bir yerleri engeller çünkü. 

İnsanın sağlıklı düşünmesine mâni olur. Cinselliğe karşı önyargım yok Allah biliyor ya, ama bu konularda, genel olarak cinselliğin uyuşturucu etkisi çoğu şeyi görmemizi engelliyor bariz ki. 

Cinsellik biçimsiz bir meret, arzu biçimsiz bir algı yaratıyor zihinde. Bir tür kanser hücresi gibi büyüdükçe bölüyor, bölünüyor.

Barcelona’da yaşamayı seviyorum.

Barcelona’da yaşamayı sevdiğini hatırla fsa. Bu şehrin seni güzelleştirdiğini hatırla.

Kalanlar unutulup gidecek. İnsanlar, simalar, anılar, korkular, hastalıklar, notlar, sayfalar, satırlar, hatta içinde tıkanıp kalmış tüm o sanat, tüm o şiirler, tüm o aşk. Hepsi buraya gömülü birer yaratıkmışçasına yok olacaklar, hepsi kendi dünyalarında yitikler. 

Lotus’un kelimelerini özlüyorsun değil mi fsa, yitik kelimesi ona çok yakışıyordu değil mi. 

Evet dostum yakışıyordu. Güzel yazıyordu, ben gibi umumiydi belki çoğu kelamı, öznesinin narsistliği nesneleri isimsizleştiyordu belki. 

Ama insan, bazı insanlar, bizim gibi insanlar sever dostum, sevgi fazla gelir onlara, saçar. Yalancı değillerdir, yaşamlarına giren insanlara dokunmayı sever. Onlara içlerinden taşanı taşımayı. Ama o kadar benciliz ki yaratılışımızdan, kıskanırız bu cömertliği bile.  Ama onda, benimkiler gibi, taşanlar umumi değildi. Sadece ona özgü olanlar vardı, sadece bana taşanlar. 

Benim O’na taştıklarım.

Bugün Javier’in o bahsettiği silindir şeklindeki bitki gibi. Suya atınca patlıyor demişti. Sıcak suya düşünce patlayan o çiçek gibi, ılık suya düşünce köpüren o kapsül hep gibiydik birbirimize. 

Bazılarını ben uyduruyorum diyelim, ama kelamlar, havada asılı duran kelamlar kendini kanıtlar gibi sesli sesli bu akşam da. 

Özlüyorum elbette kelamlarını. Bana olan kelamlarını. Bazıları yalan da bazıların ben hayal etmiş olsam bile. Bu şehir de güzel, o şehir de güzel. 

Derken geçiyor günler.

İnsanları kutsayan bir violin sesi çalıyor kulaklarımda, intihar sesi gibi çaresiz bir sessizlik.

Jean Sibelius sen misin? 

Buraya ilk geldiğim zamanki gibi yalnızlıktan korkmuyorum. Hatta kızmıyorum dostlarıma. Beni yalnız kaldıklarında aradıkları için. Takıntılarını anlattıklarında onları dinlermişim gibi yaptığım için beni sevdiklerini. Hatta garip bir şekilde, beni dinlemeye devam ettirmek için arada pohpohladıklarını da fark ediyorum. Ya da motive edilmek istedikleri hayatta beni dürtmek için. Bazen tüm bu olanlar, beni porno starı gibi hissettiriyor. Bir şekilde kendilerini tatmin etmek için, yalnız kalmış hayatlarından, pişmanlıklarından, korkularından ya da adını bilmediğim bir sebeple, ama mutlaka bir sebeple, ne yazık ki ve iyi ki bir sebeple bana dokunmak istiyorlar.

Çünkü bir şekilde ben onlara cevap vereceğim, bir şekilde yaşıyorum, bir şekilde bana bakarak mastürbe oluyorlar, bir şekilde hayatlarına bir ‘hoş seda’ katıyorum. Ama uzakta, ama gündelik hayatta tutulmuyorum.

Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa tersi mi. 

Ben istemediğim için mi olmuyor yoksa olmadığı için mi istemiyorum. 

Müphem tatlar bunlar.

Tadından da yenmiyor ne tavuk ne yumurtası. Şimdi dönüp kızamıyorum da onlara. Kendi kendime katılaşan kaslarım gibi yaşamım. 

Ellerim ceplerimde yürümeyeli ne kadar olmuş düşündüm de. Üstelik en çok giydiğim pantolonun sadece arka cepleri var. Üşürse ellerimi ısıtsın diye o da. 

İçimde sevmeyi seven insanı seviyorum. Sevmeyi seven ve bu yüzden de kimi severse sevsin güzel seven insanı. Gülmeyi seven insanı da. O yüzden neye, ne şekilde gülerse gülsün gülümseten gülebilmek için.

Şimdi dönüp bakınca, sevmeyi hak etmek diye bir şey yok bunu görüyorum. Ben seviyorum, kendimi de seviyor olmam bundan. 

Dönüp bir daha bakıyorum, sevdiğim her insan beni nasıl da zorlamış, tıpkı yüzmedeki kulaçlar gibi. İçim sıcacık oluyor, dolabımda soğuyan baileys gibi.

Ah ne çok yaşanmışlık diyorum. Bu küçük bedenime giren bunca ruh, bunca eşya, bunca anı, bunca sıvı, katı, gülümseyiş, aşk. 

Yine iyi dayanırsın vallahi kız diyerek sırtımı sıvazlayasım geliyor. 

Yaşam diyorum, dediğim anda elimden akıp gidiyor zaman. Ah yaşam seni seviyorum, sevmesem bizzat sana asla katlanmazdım biliyorsun değil mi. Çeker giderdim. 

Bak aklıma bir sahne geldi. Kimdi O?

Hangi yazardı karanlık merdiven altı bir odada yatıyordu, kalıyordu. Sen misin Dosto, yoksa Çehov? Hanginizdi o hikâyeyi yazan, hikâye neydi onu bile hatırlamıyorum. Palto muydu acaba. Eski bir merdiven altı vardı, ah nasıl da canlanmış zihnimde o sahne. Nasıl da diri. İnsan şaşıp kalıyor. Merdivenleri geliyor zihnime, küf kokusu filan. Yaşamı hatırlatıyor bana tüm patatesler. 

Gogh aşkına, hepimiz birer patates yiyiciyiz.  

Yerin dibine giresiciyiz. 

Yoksa yer altından notlar mıydı?

Hey Allah, kim hatırlayacak şimdi işim gücüm yok. 

Quesadillas gibi koksun odalar diyesim geliyor. Bugün Javier ile beraber gittiğimiz Japon işi yere tekrar gidesim geliyor. O çorbadan yudumlayasım, tam 16 suşi yiyişim, surumili californiali filan. Yeşil çaylı dondurmanın o enfes tadı. Önce kahvemsi, sonra çikolatamsı sonra yeşilli çaylı tadı. Sonra jaume de o çaycıda içtiğimiz o Japon çayı. Bambulu sütlü tatlı. Maso muydu adı, tanrım hafızam hala boktan. Tak diye kafama kurşun sıkasım geliyor, küçük beynimin omuriliği aşkına, az daha hatırlasan ölür müsün? 

Ah şekerim diyor kendine, dikkat etmiyorsun, öylece yüzeysel, hep yüzeysel nereye kadar. Hepimiz seni bu yüzden eleştirdik. Biliyorsun işte, işine gelmiyor detaylar. 

Gelmiyor tabi lanet kadın, sen bu zihinle her şeyi hatırlasaydı çatlardın anam. Her şey zıttıyla,demişler.