..

Bu tip insanlar

Dün gece M. ile atıştım yine. 

Anlayamadığım derecede sinir ediyor beni. Hakaretleri, her şeyde kendini haklı gören yanı, saçma sapan dengesizlikleri yorucu geliyor. Bu tip insanlara karşı, alttan aldıkça kendilerini böbürle görmeye başlıyorlar. Garip bir şekilde de benzer kümede yer alıyorlar. 

Yüzüne iyi davranıp, işler kötü gitmeye başladığı zaman, zamanında kaşlarını yukarı kaldıra kaldıra, şaşıra şaşıra dinledikleri şeyleri, senin hakkında yüzüne çalmaya başlıyorlar. Lotus, E., M.. Garip bir şekilde iç içe geçmiş bir küme. 

Benzer şekilde yaklaşıyorlar bana. 

Önce garip bir etkilenme, beni abartma, bana arzu duyma. Hatta bir açıdan olağandışı türden arzular. Olağandışılığı yadırgamıyorum, ama bu insanların sonradan bu denli bağnaz insanlara dönüşmesini garipsiyorum. 

Bilmiyorum, seni tutkuyla seven insanlar, tutkusuzca ayrılıyor. Onları aşağıladığımı, kullandığımı düşünüyorlar. Seni pohpohluyorlar, yanlarında olmalarını istediklerinde. Bu şekilde seni yakınında tutacaklarını sanıyorlar. 

Kadıköy’de M. ile bira içerken, o gece beni eğer güzel kelimelerle süslediyse, akıllı olduğumdan, zeki olduğumdan bahsettiyse mutlaka peşinden bir şeyler geleceğini deneyimle yaşamış oluyorum. Tuğba, Hüsna bunu rahatlıkla görebiliyor. E.i, Lotus’u, M.yi benden çok daha yakından tanıyabiliyorlar. Çünkü benim onlara yüklediğim tarzda anlam yüklemiyorlar, bu tip insanlar diyebiliyorlar.

Ne acımasız dünya aslında. İstediğini alamayınca köpeklenen dünya, istediği şeyleri duyamayınca sinirlenen, saldıran insanlar. M., bana ettiği tüm o sıfatları, sen ne oluyorsun da bana bunları söylüyorsun demektense, hala bana hakaret ediyorsun, ben sana sakin davranıyor, iletişimimizi yumuşak tutmaya çabalıyorum gibi orta yollu cevaplarla geçiştiriyorum. Ama bizimki, yani M., her bir şeyi hakaret, aşağılama algılar. Başlar senden adam olmaz, sen ne kadar karaktersiz, sen de mi Sibel gibi modlara. Bir anda Brütüs oluverirsin böyle insanlarda.

Ben anlayamam, anlayamıyorum da. İnsanların demek ki hassas yerleri oluyor. Ben de oralara düşünmeden dokunuyorum bazen. Ama bu onları bir insana hakaret etmeye haklı kılmaz. Şerefsiz, vefasız, insan olmayan, bencil, belleksiz, karaktersiz insan denilmeye gerek yaratmaz. 

Hala kızmıyor olmam neye emare? Karaktersiz miyim cidden, yoksa insanlara karşı geniş bir kabullenmem mi var? Dün onun yazdığını cümlelerin egomdan öte, başka yerlerimi, insanları seven yerlerimi ağrıttığı aşikâr. 

Sana şans verdim, bir daha benden sıcak cümleler duyamayacaksın, seni affetmeyeceğim gibi cümleler ne kadar ego sahibi birinden geliyorsa gelsin, sevgi adına, zamanında birbirinin yüzüne bakarak güzel cümleler söylemiş insanların varlığı adına talihsiz. 

Şiirlerde kanayan insanların, hayatta böyle kör dikişler atması ne acı. 

Ne kadar yabancılar sevgiye, tek kişilik dünyalarında, mastürbe satırlarda yaşıyorlar. Halbuki sevmek dünyaya dönüşmek demek. Benli cümleleri silmek, affetmeyi bencilce öksürmek. Lotus’un da E.in de M.nin de satırlarındaki mastürbe rahatlamalara, anlık kurban olmak ne acı. 

Sırf hava olduğun için, görünmez kelamlarla kirletilmek.

Hüsna ve Tuğba olsa, insanların seni ezmesine izin verme derdi. Çünkü bazı insanlar katıdır, ezilirse geri şekle dönemezler. Ama kendime, geçmişime bakıyorum. Ben katı bir insan değilim. Her açıdan. Esnekliğim beni ağırlıklara karşı dostane kılıyor. 

Ve üzerimden geçen, üzerimi çizen insanlara bakmamı sağlıyor zaman boyunca. İnsan birisi onun üzerinde yazı yazınca daha hızlı büyüyor. 

Acı değil benim gübrem, acıtan insanların gözüne gözüne bakabilmek yıllar sonra. Derken Neriman geldi geceye dün. Ona Londra’dan attığım mektubun fotoğrafını göndermiş. Buğday Derneği’nde çalışmaya başlamış. İçi kelam özlemiyle dolmuş, beni hatırlamış. Halbuki içten içe onun bu özgürlüğünde bir riyakarlık seçiyorum. Ama onu sevmekten kendimi alamıyorum. Sırf bana dokunamıyor diye ona dokunmamak asıl riyakarlık olur. Ne olursa olsun, ondan gelen kelamlar bana en yakın kasabalara uğruyor. Benimkinde misafir olmuyor, Lotus gibi kapı komşusu olamıyoruz. Ama onunla başka bir komşuluk, komşu mahalleler, komşu köylerden yaşamayı öğreniyoruz. Halbuki nasıl küçük bakıyor gözleri, bölük bölük. Onun büyümesini görmek beni büyülüyor. 

Ama aşk böyle değil midir, bir geldi mi tüm dünyayı çevreler, insanlardan uzaklaşır, mekanlarda flulaşır. Vita ile Orlando yollarında dokunmadığım bir lotus, bir Tagore düşünden, uzaklarda, dokunabileceğim bir turuncu kadına yazılan satırlar. Sonra O’na Prat havalimanında yazdığım satırları göndermediğimi düşündüm. Ah dedim, nasıl da susamıştır benim satırlarıma. Onu sevmeme. 

Ama bilirim bu sevgi tarzını, susamayı suya tercih ederler. Günler öncesinde, o şarap içip peynir yiyerek midemi mahvetme günleri yaptığım gecelerin birinde, uzun uzun duygu dolu satırlar yazmıştım. Havada su taneleri, okyanus dalgalarında yazıya dönüşmüş kum taneleri gibi dağılıp yok oldu zaman içinde. 

Çünkü insan duymak istediği satırları bir anda duyarsa, duyarsızlaşır. Ben de onu duyarsızlaştırmış, sağırlaştırmıştım bir süre. 

Ne zaman ki konserin etkisi geçti, kulaklarındaki çınlama beriledi, kağıtlara baktı. Dokundu. Kelimeler süzülürken içimden dünyaya ona da seyiren şeylere seğirtti. Sonra bana. 

Bazen bunu düşünürüm. İnsan insana yasak değilken, birini sevdiğini düşündüğü anda neden ona iletişimlememeyi tercih eder. Kime yazsam bir şeyler, bana dedi ki ben de tam seni düşünüyordum. 

Ah şu an kaç kişi birbirini düşünüyor ve sessiz kalıyor acaba. İnsanların dimağlarına nasıl düşüyoruz? Benimle mimlenmiş misal kaç anı, kaç yer var? Misal E., misal S., misal H., misal Ö., misal Lotus, misal N. ne zaman beni düşünür ne zaman bir şekilde zihninden geçerim. Chai tea latte ısmarlarken mi, somon yerken mi, dolma kalem gördüklerinde mi, saman kâğıtta mı, bir mektup bir zarf gölgesinde mi. Taksimde yürürken mi, misal Cihangir’deki o şarapçının önünden geçerken hiç akıllarına gelir miyim, ya da bir suşi görünce, bir beyaz şarap içince, ya da öyle akıllarına gelmeler mi güzel sadece. Böyle daha mı güzelim? Tıpkı Lotus’un yaşamayan halinin daha güzel olması gibi mi? Kusurlardan arınmış halde. Ah benim kusurlarım neler acaba onların bana dokunmasını engelleyen?  

Mürekkepli baş parmağımın çirkinliği olabilir mi misal? Kendilerini özel hissetmemeyi keşfetmeleri ya da bende? Niye sevilmekte özel hissetmek isteriz, neden aramızda özel bir bağ olsun isteriz.

Ah bu monolog dünyası. Her şeyi monokl bakış açısıyla yansıtırsın sen. Ne acımasız ne keskinsin giderken. Monoteist dünyada monogami aşklar yaşama sevdası postmodernizm çağı. Bu modernlikte aşk portakal suyundan öteye geçemiyor maalesef. 

Yürümek anneyi terk etmek demek olduğu için kirli anlaşılıyor, yolcu hanlarda durduğu için gaddar oluyor, hanı kullanmış. Seraplara kanan bedeviler hayalperest oluyor, abartıyorlar bazı şeyleri. Elmayı ağaçtan seven, dutu dudaklarıyla yiyen, barbar oluyor, hunharca tüketmiş oluyor doğayı, sevgiyi. 

Kendi çirkin yanlarımı da seviyorum. Nasırlarım gibi onlar. Hani doğru bir şeyi yanlış bir şekilde ya da haddinden fazla giye giye, kullana kullana peyda ettiğim lüks yanlarım. Bir insanı nasırlarından öpemediğin sürece sevemiyorsun demektir diyesim geliyor, ah dilim diyorum, ne kadar sertsin, o yüzden parmaklarına yazdırıyorsun bunları. 

Serseri desene bana diyesim geliyor, serseri. 

Baş-başa. 

Başı keyifli. 

Başı özgür 

Başıboş. 

Halbuki ser-sarı aslı. Başı ahmak. Farslar düşürmüşler benim ismimi, merak ettim baktım şimdi, Sibel’e ekşi sözlükte. Sibel diye bir şarap mantarı varmış, firma olarak. Ben onların yalancısıyım. Ama nasıl hoşuma gitti. Ah dedim, kesin şarapla alakalı bir şeyim çıkmalı bende. Şarabın tadı bozulmasın diye, şarabın özü içinde kalsın diye. 

Zamanında Neriman’a yazıp göndermediğim mektup ile dün gece karaladığım mektubu bugün correosun merkez binasından atıverdim. Kaybolmaz herhalde diye umarak. Gülümseyerek için için. Sonuna da bir de şiir eklemiştim. Ah kelimelerim yumuşak değil artık onu fark ettim yazdıklarımı okudukça dün. Daha da ağırlaşıyor tıpkı bir taş gibi ama içindeki boşlukları, havacıkları löp löp bloklar halinde yukarıya salıyor bu arada. Sanki fazlalıklarından aranıyor sanki güneşten yanmış derisini kaşıya kaşıya soyuyor. 

Şeytanın tanrıya baktığı gibi ona baktığımı söyledim Neriman’a. Ah ne demek acaba bu kelimelerin ağırlığı bilemedim. 

Ahmet Arif’in o elmalı şiirinin etkisinde kaldım. Seni dişlerinde elma kokusu diyen adamın günah arzusu. 

Ah kelimelerin arasına ne güzel saklanmış günahlar. Aklıma neden bilmem, Ahmet Arif denilince Leyla Erbil’e yazdığı mektupları Lotus’a verdiğim geliyor. Ne saçma! Ama bu tip insanların bazılar böyledir diyor. (Ne demekse) normal bir gelecek isteği ile doludurlar. Çocuk sahibi olup, huzurla yaşamak, çalışmamak.  İçinde edebiyat, içinde kelam geçmeyen bir yaşamın ‘sadece okuyarak’ tanımlanması. Talihsiz bir kendini vermişlik, talihsiz bir kendini adamışlık. Talihsiz bir kendinden kaçma oyunu. Ama kelimelere ve onlarlı hayata hep susuz kalırlar. Hafızaları beyninde kalır, yazmadan ve yaşamadan duramayan ellerinde ve bedeninde değil. Benim gibiler belleksiz diyen M.yi hatırlarcasına kanıra kanıra anımsarlar. Sonra dedim, bizi bırakan adamlar, bizi kandıran adamlar, bizim korkularımız, biz dediğim onca anı, onca an. Zihinde yitik ama bedende bir dövme gibi hep bizimle.

Güzel kal Barcelona. Burada da sana ‘bu tuhaf insanları’ verdi kırık parmak uçlarım, koyu kalem lekelerim. 

Haklı çıktık yine yola, Rilke aşkına! Merak etme Lotus, sen de buradasın benle. Daha çok gezeceğiz seninle.

12 Şubat 2015 – Perşembe
Marina, Barcelona