..

Budist Merdivenleri

İrmik helvası, kıvamını tutturabilene güzel. 

Aşk gibi, hatta hayat gibi. İnsanın kendi duygularının dramasını yapması ne acı. Bir hikâye anlatır, yolcu yolcuya han odalarının birinde. Hemen anlasalar görür duyguları anlatılan. 

Halbuki senin için ne kadar zordur kabullenmesi. İnsanların seni anlamaması üzerine. Özgür olmak ne kadar büyük bir günahmış bunu anlarsın.

Bugün yine balık var menüde. Patates, havuç ve az çok az pilav katlı. Bugün sabah yine yüzmeye kalkamadım. Dün başvurduğum phd’deki hocaya mail atmıştım. Ondan cevap gelmiş. Şimdilik cevap veremiyoruz malum diğer adaylar da var ama çok memnun olduk diye. Tez için mail yazdığım hocadan cevap gelmiş. Konu ilginç duruyor, bir gün gel de konuşalım diye. 

İ’den mail gelmiş. Yine kestirme bir mail. Kitap girişi yaparken ilgisini çeken bir tanıtım bülteninden. Hatta dur yazayım buraya:

Yalnızlık 7 harften oluşuyor diye, Diğer 22 harfi öksüz bıraktın, Söylesene bavulunda mı yer bulamadın? Yüreğinde mi?

Bana sürekli geçmişi hatırlatan mailler atmasını neye yorsam acaba diyorum bazen. Acaba diyorum beni birine aşık, yer yer acı çekerken görmek mi hoşuna gidiyor? Yoksa bir hikâyenin iki kahramanı uzaktan tanımanın ve onlara bir şekilde dokunabilmenin huzurunda mı? Açık cümleler kurmadan, sadece hatırlatıp kaçtığı şeyler yapıyor zira. Bu son mailindeki yine bir nebze ortada kalan.

Bavulumda yer bulamamak, gitmek, uzakta olmak. Her neyse diyelim. Düşünme fazla sibelcim. 

Sabah Amalia ile kahvaltı yaptık. Budist sevgilisi ile ilişkilerinden bahsetti biraz. Onunla görüşmelerinden, beraber Portekiz’e gidişlerinden, hislerinden duygularından. Çocuğun kendi işine sahip olması. Kızın eğitimi bittikten sonra bir şirkette 6 yıl çalışmak üzere Malezya’ya dönecek olması. Çocuğun Avustralya’da kalmak durumda olması. İlişkilerinin bir aylık cicim aylarından sonra birbirlerini tekrar görerek hissettiklerinin ne kadar gerçek olduğunu anlama çabaları. Kızın çocuğa sence ilişkimizin yürümesi ileride vb. şansı ne kadar dediğinde, adamın %10 bile değil demesi. Uzaktan ilişki yürümektense, hele hele olma ihtimali bu denli düşük görülen, ilişkiyi arada bir görüşülen formatta bırakmaya karar vermeleri. 

Hı hı dedim dinledim.

Dün gece D’un S.ile evleneceği haberini konuştuk. Gülümsedim. Yıllarca biriyle beraber olmayan bir adam. İçindeki aşkı ergen zihnindeki cinselliğine sıkışıp kalmış. Ne desem ona değin her şey kirlenecek. Sonra aklıma İstanbul geldi. Bana sahil kenarında ne zaman yürüse aklına hep oraları benimle keşfettiği gelirmiş, bunu söyledi. Zannediyorum ki bir kez Sarıyer’den Kabataş’a yürümüştük saatlerce. Güzeldi de. Hoştu da. Onda ne kadar anlamlıymış şaşırdım o an. 

Derken aklıma İstanbul’u çöplük gibi bırakıp gittiğimi, üzerine de gece yarısı karanlığında işediğimi hatırlıyorum. Benim burada temiz çevre, rahat ortam, güzellik içinde yeniden doğan dünyamda, orada, benimle bağı olan insanların bir şekilde akıllarında olduğumu öğreniyorum. Ama onlar benim gibi değillerdir bunu da bilirim. Özlediklerini de sevdiklerini de göstermezler. Bu ikiyüzlülükle, bana değin hissettikleri şeyi kirletmemeyi mi planlıyorlar yoksa hayatlarına beni soktuklarında bir şeyleri, kendi içlerindeki dengelerin bozulacağına mı inanıyorlar, bilmiyorum.

Belki de bazı insanlar ya da bazı ruhlar, başka şeylere odaklanmalı. İster misin 40’ıma gelince ben de dağa çıkayım Nietzsche gibi, hiçe tapmaya başlayayım. Gerçi o kadar yaşar mıyım bilmiyorum. İnsanın kendini saran şeylere kendini bırakması gibi, yalnızlığım o sonsuzluğa dokunan yanında kendimi bırakır mıyım bilmiyorum. 

Öyle bilinmezliğe doğru. Yavaş yavaş.Kundera’nın kelamlarındaki misal.

Geçtiğimiz aylarda, köye gidip orada sessiz sakin yaşarım diye düşünüyordum. Halbuki bir köyüm yok henüz. Olsun bulurum diyordum. Sonra düşündüm de insanlardan yoruluyorum. Özellikle muhabbetten uzakta, öyle duygusal bağ aradığım insanlardan yoruluyorum. Tuğba’nın dediği gibi belki de kendine yaz kuzum

Belki de kendime bencil olmalı, önce bu satırları yazmalı. Sırf canım öyle istiyor diye. Sonra insanlara değil genel olarak, kendime şiir yazmalı. Eskiden de yazarken ürettiğim anlar gibi. Kimseye verilmeme, kimseye okutulmama güdüsü olan şiirler. Ve bu bilgisayar denen çifte katmanlı yaratığın içinde, sadece kendime ait bir alan yaratabilme. 

Ah alan Turing, seni hınzır aşık. İnsan kendine aşık bir makine yaratabilir mi diye düşünmesen kim bilir nelerle yüz yüze gelecekteki insanlık. Bilgisayarı iletişim aracı değil de bilgi aracı olarak kullanıldığı dünyanın güzelliği. 

Bugün yan komşumla, adı neydi hatırlamıyorum bak, asansörde karşılaştık. Kütüphaneden mi geliyorsun dedi. Yok deve demek istedim, ama yok kafeden dedim. Kütüphanede çalışamıyorum ben de. Hatta Türkiye’de kütüphanelerin böyle dolu olmadığını, burada her şeyin kalabalıklaştığını söyledim. Gülümsedi. Burada kütüphaneler sosyalleşme mekanları çünkü dedi. Vay dedim, sosyal medya kütüphanelere akmış meğerse bizim haberimiz yok. İnsanlar dokunabildiklerini seviyorlarmış, haberi geç almışız. Gülümseyesim geldi.

Aynada yüzüme baktım şimdi. 

Ne kadar sert bakıyorum kendime. Ne kadar kırmızı bugün içimdeki meyveler. Orman meyvesi gibi yabani. Bugün resmen kırgın gibiyim insanlığa. 

Sevdiğim, unuttuğum insanlara. 

Sabah erken kalkamayan halime. Yüzmeyen kollarıma, pizza yiyen mideme, büyüyemeyen kirli saflığıma. 

Beni yarı yolda bırakan mideme, yolculuklarda güvenemediğim sindirim sistemime. 

Garip bir kırgınlık bu çünlü ona cevap olarak kocaman kahkahalar atasım var.

Geçmiş saklı bir muamma kutu gibi insanlardan insanlara seke seke ilerleyen bir labirent gibi. Lotus zamanında aşk duyduğu adama, B., bana onu soruyorsun, abartmışım onu benim için sadece bir merdivendi, ötesi değildi yazabiliyordu romandan gelen kağıtlara acımasızca. 

Ben neden yazamıyordum bu sanal sayfalara çıplak çıplak kendimi? İnsanlar aşık oldukları, kıvrandıkları adamları bir kalemde silip, merdiven diyebiliyorlar oysa. Belki de itiraf etmekten korktuğum şeyleri bilmem ne parmak klavyede çırpınan parmaklarıma yazdırmalıydım.

Evet demeliyim. İnsanlar geliyorlar ve geçiyorlar. Yaşam gibi, ömür gibi. Her şeyi bir tarihi, bir sonu ve belki de bu yüzden bir güzelliği var. Belki de bunun için güzel geliyor yarım kalan yaşamlar, ölümle sonuçlanan doğaçlama aşklar. 

Şimdi bu insanları uğurlamalı. Kendine sarılmalı. Yitik düşlerinde yeşeren mavi balonlara temiz hava üflemeli. 

Lacivert kaplı düşlere yelken açmalı. 

Ey demeli, sen derviş dölü, ey sen yoklardan var kılan toprağın isim yükdaşı, sen seni sev. Sen senin sırtına dokun, elinin sıcaklığını hissettir ciğerlerinin boş zerrelerine. 

Bırak insanlar seni sevsinler, sen insanları sev, onları özgür kıl onlarda da özgür kal. 

Kimsenin gelip geçerken zincirle seni ağırlaştırmasına izin verme. Herkesin kendi derinliği kendine, öyle ki biz bile bunu o kadar geç anlıyoruz ki. 

İzin verme insanların senin ceplerine ağır taşlar koymasına. 

Ve karşına senin gibi aşkı yaşamaktan korkmayan canlılar çıktığında kaldır kanatlarını, uç rüzgârı arkana alıp, düşmen seni ölümlü kılmaz, yokluğuna karışan gölgen seni parmaklarından tutar tartar ağırlığınca huzurla. 

Bacakların yere daha sıkı sıkı bassın. Arkanda ılık bir meltem ile yürü yürü. 

İnsanlardan yükselme, insanlara basma, insanlara dokun ve yürümeye devam et. 

Doğaya itaat edercesine yatay. Kendine saygı duyarcasına dik kal. Kendi eksenini ite ite ilerlet varlığını. 

Ay ne güzeldi dünya de. Ah ne güzel ayağımın, çıplak topuklarımın en nasırlı yerlerine dokunan ıslak çimen ılıklığı, gün ışığında ağırmış toprak tanıdıklığı. Bildiğimin sıcak sarılışları, taze ekmek kokusunaca özgürlük kalsın çocukluğun. 

Arka kapıları aç duvarları yık, kendini düşle bir bahçıvan gibi yak ellerini, çiçeklerin kendince açsın, doğa ona verdiğince yaşasın. 

Anlayanlar düşlerinle senin gemilerinde, onların gemilerinde yer alsın. 1900 filmindeki o piyanist gibi yumuşak bir korkuyla karadan kaçmasın. 

Ah parmaklarım, kesseler seni nasıl dillenirsin. Ah dilim, kesseler seni neler düşünürsün. Ve düşüncelerim, öksüzlük

13 Şubat 2015- Cuma-
Sagrada, Barcelona