..

Geçmiş zamanın rivayeti

Sadece pencereyi kapatmaya çalışıyordum. 

Ama dışarıda müthiş bir fırtına. İnanılır gibi değil. Kapıya doğru gidiyorum. Neden bilmiyorum. Kapının altından hava giriyor cereyan yapıyor diye düşünüyorum sanırım. 

Derken yanlış bir şey yapıyorum. Kapı daha da açılıyor ve tüm havayı vakum gibi çekiyor kendisine. O kadar güçlü ki, bu küçük yurt odamda uçacağımı düşünüyorum ister istemez. 

Pencereye doğru atılıyorum. Daha da açılmış, feci bir rüzgâr, siyah güneşlikleri dışarı atıyor. 

O sırada kırlardaki evimiz aklıma geliyor. Ailemi özlüyorum. Her şey belli belirsiz. Dışarıda kalsın o kadarda diyorum perdelerin. Yoksa uçacağım.

Derken uyandım. 

Neden siyah perde gördüm bilmiyorum, keza beyaz tüllük ve panjurlar var burada. Neden ailemi uzakta, çiftçi bir huzurda hayal ettim bilmiyorum. Belki de hemen hemen her çocuk gibi benim de içimde garip bir korku kaplı heyecan var. Çikolata kaplı fındıklar gibi. 

Ya üveysem?

Ya daha bir şey, ama ne belli değil, bir ailem varsa. Mesela babam aslında süt sağıyorsa, annem balık ayıklıyorsa. Ya köyde bir evimiz varsa, benim oraya gidip yaşayabileceğim. Bazen ailemin küçük bir şehirde bile olsa, apartmanda oturmasına üzülüyorum. Ya da yazlık adına gittiğimiz yerin duvarlardan oluşmasına. 

Bahçesizliğine, bir katlı olmayan yaşamlara, her şeyin güvenli ama ucuz oluşuna. Bingo denilebilecek kararlara. Bazen Tuğba’nın ya da Hüsna’nın köye gidiyorum diye bir algısı olmasına özeniyorum. 

Artık ben köye gitmiyorum. En yakın akrabalarım köyde değiller. Hatta kasabada bile değiller. İlçelerden illere gidiyorlar. İlçelerdeki o tek katlı ama ilçe evlerinde yaşıyorlar. 

Aynı şey. Beton, asfalt kaplı her yer.

Coca Cola amblemi görebiliyorum. Ondan kaçılmaz demeyin. Kaçılır. Kaçmak için Afrika’ya gitmenize gerek yok. Orada da var keza. 

Neyse, sonra uyanınca, 1.40 dk. uyuduğumu fark ediyorum. Ama dinçim. 

Adına siesta diyorum.

2 mezgit yiyip, ballı yeşil çaydan sonra uyudum. Hayret ki ilk kez rüyalarıma odam girdi. Demek ki burayı içselleştirdim.

Sabah Mario ile kahvaltı ettik. Kahvaltı iyiydi ama anladığım kadarıyla, geçen geceki cinsel çekimi bu sefer duymadı. Beni sormayın, ben cinsel çekim çok duymuyorum zaten. Hele hele yeşil çay içtiğim bir yaşam benimsemişsen. Ha bu libidom olmadığı anlamına gelmiyor, sadece farklı şekilde boşaldığı anlamına geliyor sanırım. Her neyse, sanırım bir şekilde iletişimimiz entelektüel düzeyde kalacak. Çünkü biraz ‘kadın’ olarak kuralları orada biz koyuyoruz. Spor ayakkabıyla gidince onu etkileme algısında değil de öyle yeni uyanmış gitmiş algısında oluyorsun. 

Dönüşte posta kutusu bana hediye veriyor. Dostlardan mektup ve kartlarımı alıyorum. Buraya geldiğimden beri bir şekilde bağı hiç koparmayan insanlar. 

Tool, Parabol çalarken arka fonda, daha bir kasvetli oldu bu yazı. 

Güneş de yeni battı. Işık da sarı sarı ellerimin gölgesini masada kocamanlaştırdı. Hüsna’nın mektupta bana ait hiçbir şey yoktu aslında. Kendisini yazmıştı, okuduklarını, çevresini, gördüklerini. Günlüğe yazar gibi. Ama günlüğün ilgilenmeyeceği detayları bana vererek. Günlüğe daha depresif, daha çıplak şeyler yazmaktan korktuğundan belki de bana biraz daha yaşam dolu şeyler yazmıştı. Belki de amacı buydu 12 sayfalık mektubun. Yazmak zorunda olmak için olanla yazılmış olmak için olan arasındaki farklar.

Sonra Tuğba’nınkine geçtim. Aldığım 3.mektup. En samimi olanı onunki idi muhakkak. Her ne kadar kendisini yazsa da çoğu zaman kendi korkularını, isteklerini dışardakilerle bağlayabiliyordu. Hüsna daha çok kendi dünyasına dönmüş, orasını anlamaya çalışıyordu, yazısında da dediği gibi. Gerçi elma ile armutu kıyaslıyor gibi oldum ama bir şekilde olay basit. 

Dün Hectorlu filmdeki gibi belki de. Mutlu olmak karşılaştırmamaktır. Ne şimdiki zamanı geçmişte ne şimdiki zamanda birini şimdiki zamandaki biri ya da bir şeyle. 

Ama insan ister istemez sevgi dolu mektuplar almak istiyor. Şımarmak istiyor. Kendi hakkında 3-5 güzel cümle okumak bencilliğimiz hassas derecelerde sanırım. Mektup Lotus’dan bile olsaydı o da böyle şeyler yazacaktı muhtemelen. Bugün şunu yaptım, bugün şurada geçerken seni düşündüm, bugün şununla kavga ettim. Belki biraz daha gönlümü çalacak kelimeler seçecekti. Ama hep istediğim, ama sessiz kaldığım şeyi, yani kalbini çok ender verecekti.Belki ben de öyle yaptığım için. Belki de ben vermediğimde kalbimi onlar da vermediği için.

Velhasıl başkaları hakkında yazmak kolay değildir. 

Burnunu sokmaktır, risk almaktır. Kazançlı yüksektir ama kayıp ihtimali daha yüksektir. Garip bir şeydir. Karşındaki hakkında bir şeyler yazmaya çabalamak düşünmeyi gerektirir. 

Ama yazan insanlar, yazabilen insanlar, düşünmeden omurilikten yaşamayı severler bazen. Öyle yazının akıp gitmesini. Bir plan dahilinde olmadan. 

Belki de bu yüzden, yazabilen insanların çoğu ya şiir ya da küçük hikayeler ya da günlükler yazar. Öyle akıp giden. Ne kadarı kendine ait ne kadar hayallerine ait olduğunu bilmediği hikayeler. 

Burada bazen hikâye yazmak istiyorum. Sahici hikayeler. Kafamı yavaşlatacak hikayeler. (Ya da hayatımı hikayeleştirdim de Turgutcuğum Atay gibi başladın mı yazmaya çoktan?)

Sonra korkuyorum. Onlara kaptırmaktan kendimi. Sonra hatırlıyorum. Ya yazarsam ya seversem yazarken. Ya zamanı karşı böyle abdest alırsam, böyle girebilirsem ondan içeri benden dışarı. 

Ah Sibel diyorum. Ah benim romantik yanım, yol arkadaşım. Seni sevmemek mümkün değil. Sevgiden başka hiçbir şeyinin olmadığı o yanları ne yapmalı? 

6’dan sonra yemek yeme mesela diyorum yine de kendime. Az ye. kıh kıh gülesim geliyor saçları gözlerini kapatan, boynunu kıtlata kıtlata gülen o köpek gibi.  

O kadar çok zaman var ki burada, sadece bugün 2 gün tüm gün boş olduğumu düşündüm. 

Yarın da boş. 3 gün eder.

Bu boşluğu çalışırken alabildiğimiz tatil günlerinde göbek atardık öncesinde sonrasında. Burada sıradan bir boşluk.

Ah akademide boğulmak istiyorum. Gluk gluk seslerim çıksın dibe girerken yüzeyde. Ne bileyim, insan kendini günahkâr ya da saçmalıyor hissediyor. 

Misal parayı çok sevdiğini düşün, gökten paralar yakıyor, böyle 100er euroluk kâğıt banknotlar. Sen 3-5 tane yakalayıp, incelemeye başlıyorsun. Bazen hala yağdığını unutuyorsun, öylece bakıyorsun boşluğa. Hatta yatıp uyuyorsun o özlem altında. Halbuki ceplerini doldurabilirsin bu bedava yağış karşısında. Ama yapmıyorsun. Halbuki acele etmelisin. Neden diye düşündüm dün, neden acele edeceğim yaşamda? 4 sene evveline göre (mutluluk için karşılaştırma yapmamalısın) daha çok çalışıyorum. O zamanlar da uyumaktan başım ağrırdı, şimdi en azından erken kalkıyorum o zaman göre. 

Ölüm mü yaklaştı da beni korkutmaya başladı zamana dair. Yoksa bir şeyler öğrendikçe hissettiğimi cahilliğim mi beni cezbetti, beni daha fazla bilgiye teşvik etti? Yoksa bilgiyi, merakı bir dost bir bağımlılık mı bildim. 

Neden dengeyi kuramamaktan şikayetçiyim. Ah gece yine geliyor. Gel gece gel pisi pisi diyesim var.

Önceden de çok sorumluluk yüklerdin sen bana, bana başka şeyler katardın, şimdi de öyle. Odamı biraz toplayıp, masayı çalışma masası haline dönüştürdükten sonra çalışmam lazım onu da biliyorum. 

Ödevler. İstatistik. Aslında istatistiği çalıştıkça seviyorum. Klasik pozitif bilim yanılgısı. Dikkat etmen gerekiyor. Anlaman. Öyle kadın ev işleri ile ilgili bir makale okuduğun zamanki gibi dötünden tamamlayamıyorsun boş ya da boşta kalan yerleri.  

İstatistik dil öğrenmek gibi. Anlamazsan boş boş bakıyorsun sayfada. Çaresizlik dolu. Ay gülesim geldi. Sibelcim sibelcim hu hu..

Kaçarken doluya tutulmuş kazıklanmış gibi hissediyorsun bazen biliyorum. İstatistiki sevmezdin bile sen şimdi geldi başına tutuştu endogeneity i matching testi bilmem ne derken. Bir de kakule gibi başında, sen zaten mühendissin bilirsin bunları baskısı. Çok şeyinde değil ama bilmeli miydim diye düşünmeden edemiyorum. 

Yatmadan önce NYU’nin introduction to sociology’sinin 3. Bölümünü dinliyordum. Ethnocentrism. Sandalye ve yataktan bahsetti. Ayakta durmaktan. Bunun nasıl farklı anlaşıldığından kültürlerde. Bu konular ilgimi çekiyor. Böyle gündelik hayatta araştırdığım şeyin bir şeye yaramasını filan istemiyorum. 

Yok bir şirkete rapor, yok devlete policy değerlendirme, yok sayısal yok NGO değil. 

Sadece araştırmak istiyorum. 

Farklılıkları anlamak, derine inmek. Bizi daha da kökenlere indirmek. Antropoloji gibi, daha derinlerdeki sosyoloji gibi. Postmodernizmi anlarken, kabileleri de anlamak istiyorum. Hindistan’ı da anlamak, Çin’i de. Onların dinini de engellileri de pop yıldızlarını da AIDS’lileri de.

Saçma bir algı belki. Hatta onları sevmek istiyorum. 

Tanımadığım bu insanları sevmek. Katil bir adamın saçına dokunmak istiyorum. Bana anlatsın istiyorum içindekileri. Nasıl öldürdüğünü insanları, ne hissettiğini. Bir virüsün katil olma hakkının onda da olduğundan bahsetsin. 

Laboratuvarda çalışan bazı bilim adamlarına soruyorum. 

En sevdiğin virüs ne. 

Biri çocuk felci diyor, biri ishal, biri AİDS. Komiğime gidiyor. Katilleri ya da suçluları seven insanlar aslında bunlar. Sırf zeki diye, sırf farklılar diye. Jesse James’i araştıran polisin ona aşık olması gibi bir şey. En çok hangi katili seviyorsun diye sorduğumda cevap vermeleri gibi. 

Konu insandan insana çoban çeşmesi olunca neden her şey bu kadar etiksel de; hayvanlarda, bitkilerde, biz dışımızdakilerde bu kadar rahat. Onların da insanı öldürmesine rağmen. Zaten direkt hayvanlarla ilgili bir şeyden bahsetmiyorum bile. 

Keza hayvanlara karşı yeterince acımasız. Sadece beslenmek konusunda değil başlı başına ego sahibiyiz insanlık olarak. Ütüsünü yapsın diye evlenen karısına başka açıdan bakmayan adam gibi, doğaya bize hizmet etmesi için varmış havası yarattırıyoruz. Şu kestiği hayvanın başına oturup dua eden, bitkiyi yerken ona teşekkür eden o yabani insanı özlüyorum. 

Halbuki teşekkür etmeyi sevmem ben. 

Dışarıdan etmeyi sevmem. O adam da etmesin dışarıdan. Hissetsin. 

Keza insanlara nasılsın demeyi de sevmem sırf demek için. Bana da alışkanlık olarak desinler istemem. Gerçekten merak ediyorlarsa sorsunlar. Gerçekten teşekkür etmediklerinde desinler. 

Adam ders anlatırken masaya çarpıyor, kalem yere düşüyor, sorry diyor. Ne kadar şartlanmışsa içi, dayanamıyor, sorry. Adam sana çarpıyor, ona da sorry. 

Görevli kadın kapı açıyor sağ ol, kedi sana yer veriyor sağ ol. 

Neredeyse asansör tuşa basınca açılacak ve biz ona da sağ ol diyeceğiz. Keşke içimizden geldiği için söylüyor olabilsek. Tıpkı içimizden geldiği için sevdiğimiz gibi. 

Beni neden seviyorsun demeseler keşke. 

Neden gidiyorsun demesek biz de. 

Düşünmesek keşke. 

Alex gediğinde sevinmiştim, gittiğinde üzülmüyorum. Merak ediyorum ama sormuyorum. Neden demek istemiyorum artık. Nasıl demek istemiyorum. Sadece kabulleniyorum dünyanın bu trafiğini. 

Yağmur yağdığı için Altunizade’de trafik var, sinemaya gidemiyorum diyor Tuğba mesajda.Ne kadar yakınız birbirimize baksana. Her anımızı biliyoruz. Ben de bazen böyle düşünmek istiyorum.

Yağmur yağdığı için, bir yerlerde sıkışan trafiği kabulleniyorum. Bazen gidemezsin işte o sinemaya o kadar kolay. Gitmek imkânsız değildir, ama neden zorlayacağım ki dersin. Neden illa gideceğim. Trafik varsa, ben ıslaksam bu akşamı böyle geçirmeyi kabul etmeli. 

Kabullenmeli. 

Kötü bir şeyi kabullenir gibi de değil. Bir şeyi ister gibi kabullenmek. 

Sevmeyi kabullenir gibi yaşamak. Yaşamayı kabullenir gibi sevmek. Şimdi saat 7’ye geliyor. 

Yıllar arasına girmiş insanlar birer sandviç kaşarı gibi düzleşiyor. 

Tatsızlaşır bazen. Büyüdükleri ölçüde küçülüyor bazı sevdiklerim. 

İnsan sırf güneş parlak diye ondan kaçıyor, insan güneş sıcak diye güneş arıyor, güneş parlak diye ayı özlüyor. Peki diyorum, korkularınız ve karanlık yanlarınız, yanlarımız ölçüsünde harcıyoruz zamanı da. 

Ah sevgili düşlerim, sizleri severdim. 

Bir Afrika dansı sıcaklığındaydınız, saf bir sevgi, yeşil, kırmızı sarı bir cümbüştünüz. 

Kadınlarınız kalçalarının ite ite dans ederdi tatlı patatesle.

10 Şubat 2015 – Salı
Ciutadella Parc, Barcelona