Kendimi hayatın metresi gibi hissediyorum.
Hayat birileri ile evleniyor, onlara sakin, huzurlu bir hayat, sıradan normal işler, rutinler, sevgiler, çocuklar veriyor hatta. Bana gelince, ben biraz tehlikeli, biraz işveli, fazla düşünen, bilen, arzulayan bir kadın olarak, iyi bir metres adayı oluyorum genelde.
H. ile görüşüyorduk rüyamda. Neden bilmem, bana mesaj attığı günleri hatırlıyorum. 2009 gibiydi sanırım. Bir kızla görüşmeye başladığını, kıza benimle ilgili her şey anlattığını, neyse o artık, kızın bunu kabullendiğini ama bir şekilde artık birbirimizle görüşemeyeceğimizi söyleyişini. Bu kadar mı zor benimle görüşmeye devam etmek diye düşünmüyor değilim.
Sonra sen anlamazsın diyor içimden bir ses, sen sevmenin ne kadar acı verici bir şey olduğunu bilmezsin, sevdiğinin gözünün önünde hep sana bakmasını ama senin hiç olmamasını.
Ah bilirim de diyemem, ah bilmem de diyemem. Çoğu kişinin sandığının aksine, garip bir iç dünyam var sevgiye dair.
Ben bile anlayamıyorum. Bazen çözmek istiyorum. Büyük harfli çıkarımlar yapıyorum, E.vari freudyen kokulu satırlarım oluyor. Mekanik oluyor tabi ister istemez. Biraz soğuk.
Ama kalbimin ihtiyacı olduğu şekilde yaşarsam hayatta tutunamam. Zihnime yollar, onu ikna edecek küçük kaçamak patikalar lazım. O yüzden bırak da yapsın o da kendi açısından öyle tatmin oluyor.
Kaos istemiyorum diyor o küçük kız çocuğu, bana sen kaossun diyor. Yaşamın, varlığın kaos.
Ah diyorum, evet öyleyim.
Tanımları sevmem, sınırları sevmem. Ama her kaosun bir düzeni vardır. Benimki de böyle çalışıyor işte. Kendine fayda başkasına zarar olduğu zamanlarda yalnız kalıyorum.
Çoğu zaman yalnız olmam belki de bu yüzden bu yıllarda. Baksana bir kendine, baştan aşağı kural dışısın. Kaos sayıldığın günlerden kat be kat kaossun.
Ama dışarıdan baksan daha olgun, daha sakin hatta neredeyse dinlemeyi bile öğrenmiş biri olarak gözüküyorsun. Ama içeride daha sınırsız, daha tehlikeli hatta bir açıdan bireyliğini daha bir yitirmiş haldesin. Ve bu yitiriliş seni üzmüyor aslında. Korkutmuyor da.
Birisi isim arıyor. İsim koy aramızda, itiraf et diyor.
Ben bilmiyorum diyorum, hem oyum hem buyum. Hem o şehirdeyim hem buradayım. Bazen zamana dönüşüyorum gibi geliyor, göreceliliğim özgeciliğim oluyor. Ah seviyorum tüm hücreleri, atomları, quarkları.
Kendi çevremde dönmek gibi. Haccac gibi Enel Hakk deyip kızaklara geçirileceğimden korkuyorum.
Bazen. Derken rüyamda küçük bir kuzu var. Oyuncak. Yan yana iki elim kadar. Ufacık yani. Abimlerin evindeyim. Evde kimse yok. İkimiz varız sadece. Neden bilmem hayvana yiyecek bir şey vermiyorlar. O da mır mır mıyaklıyor bana. Dayanamıyorum.
Annem diyor ya, senin başına ne gelecekse bu hayatta vicdanın yüzünden gelecek, biraz o misal. Bana vazife olmayan şeylere burnumu sokuyorum. Dolabı açıyorum. Biraz ot vermek için. Birden içeriye atlıyor. Saçma sapan her şeye vahşice saldırıyor. Onu onlardan çekmeye, uslu uslu durmasına ikna etmeye çabalıyorum.
Beceremiyorum.
Derken bacağıma yapışıyor. Küçük bir sincap gibi saçma dişleri var.
Korkuyorum ondan biraz. Abimlerin neden yiyecek vermedğini anlıyorum ama artık çok geç gibime geliyor. Biraz da sinir oluyorum bu vefasızlığına. İçimden iyi niyetle mi kötü niyetle mi yaptığımı anlayamadığım bir şekilde ona su içirmek istiyorum.
Bir kaba çok daha büyük olmayan bir kaba su koyuyorum musluktan. Pat içine düşüyor. İçine düşmesiyle içinin su dolması bir oluyor. Oradan çıkana kadar, ya da ben onu çıkarana kadar, gözleri pörtlüyor.
Derken elimi sokup çıkarıyorum bir şekilde. Yere düşüyor. Kaskatı olmuş. Midem bulanıyor bu kadar kısa süre içinde katılaşmasına.
Tüylerim diken diken oluyor. Abimlere ne diyeceğimi düşünüyorum.
Derken bir şekilde yan çeviriyorum şişmiş bedenini. Boylu boyunca havuç duruyor içinde. Komple yutmuş havucu. Nasıl olur diyorum.
Derken uyanıyorum.
Kafam bir dünya, Starbucks’a gittim. Yeşil çay söyledim. Ama karnım açtı. Kazınıyordu. Kitap okumaya başladım. Önce Deliliğin Tarihine başladım İngilizce, ay çekemeyeceğim dedim. Türkçe sosyoloji ile ilgili temel bir kitaba başladım. Şimdi yarıladım onu. Sevdim de.
Keşke daha uzun ellerim olsa diye düşündüm. Kitap okumak zor iş, tuttuğun her şey bir anda küçülüyor gözünde.
Dün izlediğim I, Origins filmindeki Sofi’nin ellerini düşündüm. Güzeldiler. Kendiminkilerine baktım. Lotus’un dediği gibi yumuk yumuk. Ya da şairin dediği gibi belki de keskin ve ürkek. Aslında kendine güvensizler. Hayatta en çok kullandığım yerlerim olan ellerimin bana yabancı gelmesi. Çoğu zaman birçok şeyin yabancı gelmesi gibi. Ne tatlı bir ironi!
Bugün sosyoloji adına yine epey şey yaptım sanırım diye kendimi rahatlatıyorum. Odam dağınık, rahatsız olmakla olmamak arasındayım. Yazı yazdığım masa yüksek geliyor. Yazı yazarken yorulduğumu hissediyorum. İnsanın içinde organlarının olduğunu hissetmesi garip geliyor bugün. Küçük bir delik açıp karnımda bağırsaklarımı sökmeye başlayabileceğim düşünmek.
Garip bir his olurdu. Bozuk bir oyuncak gibi. Geçen balıkların ayıklanmasını izliyordum markette. Adamın balığın başını keşişini, iç organlarını elindeki eldivenle neyin nerede olduğunu gayet iyi biliyor edayla temizleyişini, balığın dışındaki pulları törpüleyişini. Garip bir şekilde balığı parçalıyorduk. Kendimizi de parçalayabiliyorduk. Her şeyimiz yalandı, içimiz kıpkırmızıydı, şarap gibi.
Midemde yara vardı mesela, garip şeyler yediğimde köpürüyor, gaz çıkartıyor, oramı buramı ağrıyordu. Midem karnım şişiyordu mesela. O buruşuk, dar bağırsaklar içi o acımasız bakterilerin çalışmasıyla balon gibi şişiyordu: Ben çaresiz bir şekilde hareket etmemeye çalışıyor, elma çayı bakıyordum. İnsan ne kadar basit bir yaratık.
Bir bedene sıkışmış olmak beni mutsuz ediyor sık sık bugünlerde. Elim kolum bağlı duruyorum.
Ne zamana hakim olabiliyoruz bu bedenden ötürü, ne mekana lafımız geçiyor. Dünyayı paylaştığımız milyonlarca evdaşımız bakteriler, yaşarken başlıyordu bizi kemirmeye.
Ülser midenin kendi kendini yemesi diyor.
Hayır diyesim geliyor.
Ülser o bakterilerin bizi yemeye başlaması aslında.
Asitler, sıvılar, zarlar hepsi biraz uydurmaca birer kılıf. Öyle ki, bir gün kendimizi tamamen savunamadığımızda, bizi tamamen ele geçirecek. Bedenim, bu yumuk ellerim, o çürük midem, büyük bir iştahla muhtemelen biyologların isimlerini taktıkları bilmennenopus türü tarafından koku çıkarta çıkarta, büyük bir yumuşama, kıvamsı halde yok olacak tanımlı halinde, dünyaya birer yük gibi geri iade edilecek.
Bu satırları yazan parmaklarımın çürümesini görüyor gibiyim.
Tırnaklarımın arasına giren toprağı, ya da kumu, ya da suyu, ya da yanmış haldeysem külleri, eriyen karbon yığınını. Oyun oynadığımız bu alanda, koca bir çölde gibiyiz.
Öğleden sonra Samsara adlı belgeseli izledim. Tüketim toplumu olduğumuzu anlatan o kısımları gördüğümde içimi kötü hissettim. Bir tüketici olarak, üretimde hiç yer almayarak. Akan bantlarda bazen ütüler, bazen tavuklar akıyordu. Binlerce sarı kıyafetli işçi çıkıyordu fabrikadan.
Öbek öbek.
İçim kötü oluyordu.
Kaçtığım dünyayı görüyordum uzaktan tokat gibi. Yıllarımı adadığım dünyayı. O işçilerin üst katındaki ofiste beyaz yakası, Audi makam aracı ile o hatları düzenleyen halimi görüyordum.
Ah hangimiz ne kadar parçasıyız bu eşitsizliğin?
Bazen masamdaki içinde mürekkep damlaları kalmış şırıngayı alıp içime havalı bir mürekkep akıtasım geliyor. Hayatın karanlığı ve o karanlığın ruhumdan kâğıda dönüşmüş haline, şarabın kırmızı ve kanımın can kokan yanının karışması güzel bir ölüm olurdu.
Ama intihar olurdu adı.
Halbuki ben yaşamayı seviyorum.
İnsanlar midemi bulandırıyor, o zaman kusuyorum.
Rahatlıyorum. Tıpkı fazla alkol aldığımızda yaptığımız gibi.
Fazla insan aldığımızda da yoruluyorum, tüm ruhumla hem de. Bir daha yapmayacağım diyorum, tövbe insana. Sonra gece boyu kus, oraya dön, bir şey yiyeme, huzursuzluk, uyuyamama, baş dönmesi. Ertesi günkü hal. Hapı da yok seni gelecekten koruyacak. O zaman geçince, araya biraz zaman girince, herkes gibi ben de içten içe belleksiz yanımı alıyorum yanıma, ve unutuyorum insan kardeşlerimi.
Yine içiyorum onları doya doya. İşte büyümeyi limitini bilmek, insan gibi içmek ile eşleştiriyorum.
Ne acı. İnsan gibi içerek insan kardeşlerimden acı duymuyorum.
Ama Birhan uzaktan sesleniyor. İnsan olan yerlerim ağrıyor diyor. E. hak ettiğim şekilde sevilmiyorum, senin sevgini de hakketmiyorum ama hala seviliyorum diyor. Gülümsüyorum. Hak ettiğimiz şekilde sevilmek ne demek diyemiyorum. Hele hele birinin sevgisini hak etmemek!
Nr garip diyor. Bu akşam. Ah diyorum. Ne kadar abartıyoruz birey olmayı, ne kadar benciliz dünyamızda. Sevgiyi bu denli alıp verilen bir şeye indirgiyoruz, sevmeyi bilmiyoruz. Kendimizi zararda hissetmek, benim için ne yaptın ki emek yok bu ilişkide diyerek, sevilmediğimizi düşünüyoruz.
Ya da daha kötüsü fazla sevdiğimizi.
Hayatımızın her yanına işlemiş bu para, ruhumuzu satın almış Mephisto, hepimiz rakamların kölesiyiz, böylece sınırlar yaratılmış.
Hepimiz tümevarımcada yaşıyoruz gibi hissediyorum böyle anlarda. Ah böyle hepimizli cümleler kurdukça aklıma okuduğum kitaptaki adamlar geliyor. Paretolar, Montesquiou, Saint Simonlar. Bir kadın yok, bir insan yok, hepsi adam. Yaşlı başlı, gözlükleri kağıtlara değmiş, parmakları insanların sırrını çözmeye çabalayan.
Dünkü filmde, irisleri merak eden, gözün evrimini anlayarak gerçeğe ulaşmak için hayatını bu laboratuvara adayan bilim adamı gibi.
Kimse bu anı yaşamaktan, gözünü kapatıp insan içmekten bahsetmiyor.
Bir insanı severek tüm insanlığı sevmiş gibi bile olursunuz diyemiyorum. Ama gerçekten sevmelisiniz. Böyle bedensiz, zamansız, mekânız.
Sanki senin içinden başka içlere açılan bir kapı gibi. Sanki iki aynanın birbirine doğru şekilde baktığında, arasındaki seni, sonsuzlukta tanıştırması gibi. Arada olmasan bile. Bunu yaşatması, yaşaması. ^
Bugün, izlediğim filmde, Predestination adı, şu Vanilla Skydaki üst görevli zayıf çehreli adamın dediği şeyi hatırlıyorum. Ya geçmişi hatırlayamazsak ya geleceği hayal edemezsen ne olur gibi bir şey soruyordu bizim kahraman. O zaman sen de diğerleri gibi anı yaşamaya başlarsın diyordu.
Ah doğru diyesim geldi.
Göz gözü görmezken insan neyi yaşayabilir ki. Yanımda elma çayım, sırtımda hafif bir ağrı, acaba yarın yüzebilir miyim diye düşünüyorum. Yoksa yüzmesem zumbaya mı gitsem. Bugün starbuckstan dönerken bisiklete binmedim. Hafif şiş karnımla yürümeye devam ettim.
Bir an ne kadar tek başına bir hayat yaşadığımı fark ettim. Sanırım bir ben bir Tuğba böyle bir hayata dayanabiliyoruz tanıdıklarım arasında.
Öyle şaka maka bir yalnızlık değil. Hatta şu an garip bir şekilde ben fulltime yalınızım o part time. Her yalnız gibi, bol bol kendimizi dolduruyoruz. Bilimum şeylerle. Kitaplar, yazılar, (misal bu), mektuplar, filmler, yeni mekanlar, yeni şehirler. Bazen yeni insanlar.
Düşünmeler.
Arada sorumluluklar. Arada bazı hobiler. Yüzme gibi, ya da arkadaşlarla beraber kek yapmak gibi. İçinde ceviz olmadığı halde bolca havuç ve kuru üzüm olan güzel kek gibi.
Ah özledim bak şimdi Sonra düşünesim geliyor.
Ah diyorum, özgürlük saf bir oksijen gibi.
Özgürlük amazonlardaki yeşil, akidenizden okyanusa açılan akıntılardaki kat kat mavi gibi. Özgürlük göze almak, atlamak.
Özgürlük, öleyazmak
Öyle ama öylesine değil.
15 Şubat 2015- Cumartesi
Barcelonata, Barcelona
