..

Ruj lekesiz

Lotus senin için her şey anlık derken haklıydı muhtemelen. 

Ve o anın, en yüzeyden başlayan derinliğinde yüzmek mümkün değil, dalışlara mecbursun. 

Nasıl uykum var bugün. Spor yapmak erken yatmama vesile oluyor sanırım. Yine derse gitmedim bugün istatistikten. Adeta ayaklarım ters ters gidiyor. Onun yerine balık yedim ve ardında siesta yaptım. Tam anlamıyla İspanyol rahatlığı ruhumda dolaşıyor. 

Tahmin ettiğim üzere burası bir ders çalışma alanından, terapi alanı haline gelmeye başladı bana. Odada yemek yap, yeni yerler keşfet, yeni insanlarla tanış, yaz, arada oku, spor yap, yüz. Bir açıdan gelecekten baktığımda kendimi kıskanır hissediyorum. Ben kendimi kıskanıyorsam çoğu insan içinde yaşadığım ruh halini bohem bulmakta haklı zannediyorum.

Daha iyi değerlendirmek gibi bir olay olmadığından ayları, günleri, içinden ne geliyorsa onu yapmaya adanmış yıllarıma devam ediyorum. 

Yaşım 30’a değecek yakında. Değişmeyen şeyler ahenkle dans ediyor hala üzerimde. Yine başına buyruk, yine kural tanımaz, yine kendine göre çalışkan, sorumluluk sahibi, kendine göre rahat, hatta bohem. Sabah erken kalkıp, kendimi zumba dersine attım. 11’den 12 ye kadar çeşitli figürler eşliğinde hopla zıpla. 

Sınıfın yaş ortalaması 40. 

Spor salonundayım.

Türkiye’deki genel kadın profilinden epey farklı teyzeler, ablalar. Enerjik, vücudunu bir spor değil de seksi dans objesi gibi esneklikle hareket ettirebilen hoca. 

Yine soyunma odasında duş alan anadan doğma teyzeler, ablalar, bacılar. Kadınlar için çok bir cacık yok ama rekabetçi erkek dünyasında, hem penis şekli, boyu hem karındaki kaslar, kollardaki bilmem neler, bu kadar çıplaklığın olduğu dünya ne kadar ezici olabilir kim bilir. 

Mektupları postaladım, dersi ektim. Sonrasında Ruj Lekesi’ni okumaya devam ettim. Hani Guy Debbord’la başlayan, Ball ile, Oudi ile devam eden bu akımlar. Hiçlik akımının berisindeki asilik, yıkıcılık, özcülük. Genç yaşlarında aykırı ruh, değişim güdüsü ve enerjisi ile birçok şeyi değiştirmeye çabalayan Zürih’li delikanlılar. 

Tüm o satırların Marc‘in dilindeki şiirselliğini okurken, bunları tartışacak, konuşacak birileri arıyorum. 

Bazı fotoğraflar çekip sağa sola atıyorum. Cevap yok. Boşluğa atılan nağmeler gibi. Tuğba’nın dediği gibi kendime yazsam diyorum kendi kendime yazsam, ama cevaplarım kendi dünyamın bayatlığında olacak. Fikir zenginleşemeyecek. 

Sonra Mario’nun bu kitabı bildiğini öğreniyorum. İçimde ona karşı garip bir sıcaklık oluşuyor. Bilgisi ile beni şaşırtıyor, ya da öyle inanmak istiyorum. Acaba diyorum Hamushan ile ya da Lotus ile bir şekilde otursak konuşsak bunlar üzerine birbirimizi anlar mıydık? Bilemiyorum. 

Kendi içimdeki meraklı halimin bende yarattığı enerji ihtiyacını gideremiyorum. Merakım boyunda değil hareketlerim. Okumakla yetiniyorum. Bazen altını çiziyorum. Şaşırıyorum, bazı kelimeleri içime içime okuyorum ama merak ettiğim pek çok şeyi araştırmıyorum.

İsimlere bakmıyorum, resimlere, ya da ismi geçen eserlere, müziklere. Belki kitap küçük bir ansiklopedi gibi olduğundan, belki kafa dinlemek için okuduğumdan bilmiyorum. 

Önceden bu kitaplar ağır gelirdi. Hatta Ayrıntı Yayınları Ağır Kitaplar serisine koymuş, ama burada benim ödülüm gibi bir şey. Ağırdan öte, hoşuma giden, hafife almadığım güzel bir yanım gibi saklı gizli. 

Hiçliği seviyorum. Hiçlik her şeylik gibi. Bu beylik beylik konuşan genç adamların 20li yaşlardaki bu yıkıcı enerjisini saygıyla karşılıyorum. Var olan kuralları devirmek, var olan dışına çıkmak, özü sorgulamak, yapmak, cümleleri dağıtıp öze yaklaşmak. 

16 Şubat 2015- Pazartesi.
Montjuic, Barcelona