Ah sevgilim
Azizler üstünde kalan yerlerim
Rüyalarımdaki düşlerim, düşlerimdeki kahkahalar
Şimdi bu hafif gri, parçalı bulutlu İspanya sabahında,
henüz Akdenizli olamayan bir gülüş misali gamzelerin.
Ayaklarıma değen saç kurutma makinesi ısısı. Kollarımda, sağ kolumda yüzme sonrası gerginlik. Tenimde bir koku, aloe verali.
Sessiz bir oda, müzik susmuş, internet yitik, parmaklarım yumuşak, kaslarım halinden memnun.
Yine her zamanki gibi ufak hedeflerim var. İstatistik ödevi gibi, erteleye erteleye bir yerlerden düşecek sanırım. Sabah Ercan mail atmış. Rakı masasını okuyor olsa gerek. Ah geçmişte kalan içinde kızgınlık kokan rakı masası. Aklıma Zelda Yağmur ismiyle Schrödinger’in Kedisi’ni yazdığım ağustos ayını getiriyor ister istemez.
Yok haziran ayı olmalı.
İçimde garip bir aşk, bir kırgınlık. Sessiz sedasız. İnsan hayatta güzel şeyler yaşamak istiyor. Tutkulu aşklar, zamansız zamandan bağımsız. Galiba belirli bir yandan sonra bu yalana, bu rüyaya ya da bu isteğe o kadar iyi derecede inanıyor ki, karşındakinin buna inkarına rağmen daha da içe girmek, daha da sevmek istiyor.
Hepimiz de olduğu gibi insanlığa ait suçlar da benim de üzerimde. Anı görememek o yüzden de yakalamakta zorlanmak. Sabırlı olamamak, kendini tanıyamamak, kendinle yüzleşememek. Bazen abartmak bazen küçümsemek. Kendini ya da kendine benzer ne varsa onları. Bir çığ gibi sevmek çoğu zaman. Abartması doğasından.
İçimde bir mutluluk var bugün.
Güzel bir mutluluk.
Sevgili bir mutluluk.
En güzel sevgilim, mutluluk.
Kulaçlarım 1 saat sürdü. Aklıma nedense hep, One Day filmindeki ilk sahneler geliyor yüzme denilince. Kendi kendine, sakin sakin küçük bir havuzda yüzen kadın. Neden bilmem, içimsedim her sahneyi o anda.
Özüme işledim. Şimdi, Katalonya’nın bu ücra köşesinde, kimseyi özlemezken ama mutluyken, sanki dünyadan kopmuş, ruhsal cennetime gelmişken, tek başıma yaşamanın en güzel halini duyumsuyorum.
Ah diyorum, ah..
Hatırla Sibel.
Bu cumartesilerini, ileride bir gün yine okursan bu satırları, bilmem kaç sene yaşındayken, mutlu olduğunu hatırla.
Kocaman bir kalbin ama küçücük sorunlarla büyüyen büyük zamanların olduğunu.
Geçmişe dön, okurken bile ileride ve tanrının sana verdiği, bu küçük bedendeki dünya sevgisine şükret. Güzel sevildim de güzel sevdim. Daha güzeli her zaman mümkün olduğundan daha doğrusu hiç olmayacak sevgilerinin.
Geçen sene, bu zamanlar, insan kokulu İstanbul otobüslerinde aşk duyduğun kadını düşünüyordun. Şimdi bu zamanlar, ben kokulu yurt nevresimlerinde sevgilileri düşünüyorum, sevgiyi, ser olmayı, serden caymayı. İnsanlar geride kalıyorlar, insanlar ileri gidiyorlar. Ama şimdide dengede bulamıyorlar.
Ah insanlar azizim, insanlar en çok sevmede cehaletliler. Sevmeye körpeler.
Şimdi üşüyen ayaklarımı ısıtmaya başladı saç kurutma makinesi. Yumuş bir holivud aşk filmi izledim. Yakında adet olacağım ayağına, romantikleşti sanırım içimdeki sevgi bağırsaklarım, bir o yana bir bu yana gurulduyor.
Vücudumdan kokular geliyor, insan kokularından uzakta, doğa kokusuna yakın.
Sabah domates, salatalık yiyorum kahvaltıda. İlk çayımı içiyorum. Midem mutlu, ben mutluyum. Panjurları kapattım, içerisi karanlık. Küçük bir siesta hazırlığına girdim.1 saat maksimum.
İnsanlar uzaktalar, hatta neredeyse hiç yoklar. Ah ne kadar mutluyum şu an kendimle, sessizlik hükümranlığında. Keşke masamın boyu biraz daha kısa olsa diyorum. Vallahi başka bir derdim yoktur hâkim var.
Geri kalan bütün dertlerimin yükümlüsü Hawking’dir. Bana solucanlı delikleri, paralel evrenlerin fiziğini duyumsattığı için.
Ve Şems’tir. Ölümünün gerçekliği her gün kendini tekrarladığı için.
İnsanlardan ses yok. İstanbul’la bağım giderek kopmaya başladı. Kendimi bu kopuşta huzurlu hissetmemi büyümeme sayıyorum. Bir ay önceki korkularım yok artık. Belki sağlıklı olmanın getirdiği dopamin patlamasıdır bu kim bilir. Belki kendini arayan yalnız bir insanın, yaşlı bir kadının, yüzündeki kıymıkları çıkarma çabasıdır.
Öyle deme, ele batan kıymığın can acısı ile, yüze batan kıymığın öz havli arasındaki o büyük fark ne acımasız.
Derken modern çağdayız işte.
İnsanlar birbirlerine dokunmuyorlar artık. Ne kadar yakınız halbuki. Ama uzaklığımız fersah fersah.
Her kendini tekrarlayan gün, birer terk ediliş.
Ah çiçeklerin kokusu ve doğa. Her şey ne kadar uçsuz bucaksız.
Bir müddet daha kop insanlardan sevgili sevgilim. Bir müddet daha git kaçmadan. Bilirim sevmenin her türlü hali yakışır sana. Sevgililer birer gölge gibi peşinde. Artık deme onlar ölü, artık deme bir ölünün düşlerinde sapık dünyalardayım. Sen, olduğun gibi bir yaşlı, sen öleceğin gibi bir çocuk.
Seni seviyorum. Bilesin. Gözlerinin içindeki o ela, o bal köpüğü, o sarı, o yeşil, o kahve renklerin içinde, her gün, her sefer bakışımda aynaya, sevgiyi görüyorum.
Bazı ruhlar, bazı bedenlerle sevişir. Benim ruhum benim bedenime kardeş yaratılmış. Kardeşliğin o kutsal bağı ile ensest arzusu arasındaki kalan süreye ömür demişim.
Elbet ki meraklının tekiyim. Delinin teki olduğuma ıraklığım kadar.
Elbette ki insanı insana bağlamak, gemiyi limana bağlamak kadar anlık ve öze riyakardır. Elbette ki benim de korkularım ve insanca arzularım her. Sevilmek gibi, sarılmak gibi. Birinin senin yanında sürekli olması gibi.
Love, Alex filmindeki kırmızı saçlı kadını düşünüyorum. Bizim kahramanın, kadının sürekli yanında, sürekli ona yardımcı, mutlu mesut bir koreografi gibi. Abre los ojos’ taki o hayali psikologdan ne farkı var bilemiyorum. Sürekli yanında, sana yardımcı olan ama gerçekliği muamma bir siluet. Bazen yanımızda öyle insanlar olsun istiyoruz işte. O kadar çocukça, bencilce, ilkel bir anne, ilkel bir sana göz kulak olan bir şey arayışı ki bu, tanrıyı yitirdiğimiz oranda anneye, anneyi yitirdiğimiz oranda da bir ‘başkasına’ dönüşen. Vahşice sinsice dönüşen.
İnsanların işsiz oldukları, doya doya bunu yaşadıkları dünyada işin kendi babalığı, kendi geçim ehli, kendi dışardaki bize uzak hali, kendi yitikliği ve fedakarlığından ne kadar öte ne kadar farklı bir haz, his, an.
İnsanları o filmdeki gibi kullanmama, bizim hayatımızda başrol oyuncusunu destekleyen bir yan rol iyi niyet emsali olmamasını sağlama en büyük erdemlerden biri aslında.
Herkes kendi hayatının başrol oyuncusu bu hayatta.
Yan rol oyuncusu denen bir kavram yok esasen.
Ne zaman ki kendi başrol oyunculuğunu bir anneye, bir sevgiliye ya da bir çocuğa veriyor insan, ya da birini, bir eş, bir dost ya da bir akrabayı yan rol oyuncusu yapıyor, işte o zaman kaybediyor asıl filmi. Bant parçalanıyor ve bu bozuk ekran görüntülerini anlaması ve sonrasında düzeltmesi yıllarını alıyor.
Kolay değil, hiçbir zaman kolay olmadı. Hele günümüzde, bu 21 yüzyılın başlarındaki illüzyonlu, her şeyin mübahlı, bağzı şeylerin mübağalı, bazı şeylerin ise saklı sessiz olduğu poker dünyasında, bunu anlamak ,bu bandın kopuşunu filmin bozuluşunu gözlemek olabildiğine zorlu, olabildiğin alacalı.
Dün gece uyumadan evvel, saat 4 e gelirken, ve ben yeni odama gelmişken, aklıma, 0 alkol, bol yeşil çay dolu günün ardından, tahrik edici hiçbir sebep yokken senin ile sevişmemiz geldi.
Uzun zamandır kimseyi böyle tutkuyla öpmediğimi duyumsadım. Detayları hatırlamaya çabaladım ama beceremedim. Nerede ne denmişti, nerede ne oylanmıştı, neden yatağa geçmiştik, neden bana geçelim demişti. Her şey bir kördüğüm, her şey flu, belirsiz.
Hatırlamaya, zihinsel bir erotik romantik anı filmi çekmeye çabaladım, Başrolünde ben, kendi başrolünde de sen. Beceremedim.
Onun yerine düşünmeye çabaladım. Arzuyla öpüşülen anlar. Müzik, duman altı, şarap, sağa sola dağılmış suşi artıkları, noodle parçaları, sarı ışık. Alışık olmadığı, günah kokan, arzu dolu bir yer.
Açılan şarkılar, bazıları geçmiş kokulu bazıları tahrik. Büyüleyici bir an, dokunuşlar, hoşuna giden anlar, tanıyamadığın zamanlar. Seninle sevişmeyi istememin içindeki duyguları anlamaya çabaladım. Ne kadar kaçtığım o zaman kendi düşüncelerimden. Tanımları, kimlikleri hiç sevmem halbuki.
Burada bile Müslüman mısın deyince Müslüman olarak büyüdüm diyorum. Müslüman bir ülkede. Kadın mısın diye sorulmuyor. Ama sorsalar kadın cinsiyeti ile büyüdüm, kadın bedeninde. Ama ne kadar Müslümansam o kadar kadınım derdim muhtemelen. Uyman gereken kurallar kadar özgürlük hakkın var. İnsanın bir yere sıkıştırılması, toplum kitlesinde anlam ifade ediyor ama bireysel gözlüklerle saçma.
Sana aşık olduğum muhtemeldi o zamanlar, hatta sevişmek istediğim de. Alışık olmadığımdan ya da onun bu konuda korkuları olduğundan bir şeylerin bana itici geldiğini de biliyorum.
Misal sana senin vücudun bana çekici gelmiyor, rahat ol, tipim değilsin derken ki kabalığımı düşünüyorum. Halbuki yatakta yan yana yatıyoruz, benden tek istediğin, seni seviyorum, deyip sarılmam. Seni iyi hissettirmem, Seni kırmayacağımı, seni saracağımı bilmem.
Ama ben her zaman ki özgürlüğü ve dürüstlüğü seven yanımla, hayır diyorum, gerçekten beni fiziksel olarak çekmiyor, yalan söyleyemem.
Ama seninle sevişmek istiyorum.
Çünkü bir insan olarak değil, bir ruh olarak beni içine almış, bellemiş, belletmiş, aşk duymuşum. Bedenlerimiz ne hisseder merak ediyorum. Sanki olmalı, sanki yokluğu eksiklik gibi geliyor.
Ama böyle dediğim için kötü insan oluyorum. Her şeyi merak eden, deneysel yaklaşan. Az konuşulan şeyler yüksek sesle yankı yaratırmış şimdi daha iyi anlıyorum.
Bendeki sorgulayan yanın, sendeki arzulayan yanla aynı olduğunu biliyorum. İkimiz de birbirimizden vazgeçmeyeceğiz bu yüzden. Ben sorgulamadan yaşamayacağım, bu bazen arzu doğuracak geçen sene de olduğu gibi, özgürlüğümden, kendimden, bu meraklı, kaba avuca sığmaz halimden vazgeçemeyeceğim.
Bu beni sende arzu olarak bırakacak. Sende ise, hayatın rutininden kendini boğulmuş hissedeceğin, hayatın sakinliğinde arzusunu daha çok duyuracak. İnsanlar seni çok seviyor olacak muhtemelen, ama insanlar seni görmeden sevecek. Olmaz deme, epey mümkün. Hatta çok da yaygın bir sevgi türü.
Ama belki de bir gün bu satırları okursan, aslında senin yokluğunu hissetmediğimi, ister kurgusal bir şeye inanmış halimle kendimi oyalamış olarak, ister derin bir aşkın zamansal vefalısı olarak olsun fark etmez, anlarsın. Ama sen benim yokluğumda şu an.
Ama sen zihnini benimle hatırlatmamaya çabalıyor, anımsamamaya, bahsetmemeye, silmeye. Ne kadar silmeye çabalarsan çabala, kulaktaki pislikleri temizlemek için soktuğumuz kulak çubuğunun onları daha da ileri itmekten başka bir şeye yaramaması gibi, beni içine, daha derinlere, daha kronik bir yere attığının farkında değilsin muhtemelen.
Ben de zamanında farkında değildim. Ta ki hiç umulmadık bir anda, bir gecede kulağımda iltihaplanan lotus yapraklarının, bir besin bile yiyemez hale getirmesine kadar beni.
Şimdi ben, hastanedemden çıkayazarken, onu aynı şeyleri yaparken görüyorum.
Tarih de insanlık da tekerrür diyorum. Belki de bellek, bir papağan misali aynı şeyleri tekrarlaya tekrarlaya öğreniyor, bir keçi misali inatçı bir arzu ile anıları geviş getire getire sindiriyor.
Sen yazmak için seni kullanmadığım ama kendisini hissettikçe yazmaktan başka çarem olmadığım bir yanım. Sana aşık olmak, zamansız bedenimde en kirli kelime haline getirildikçe senin tarafından, temiz kalan her şey ruhuma bir armağan gibi akıyor böyle anlarda, bazen kelam halinde, bazen tanrının bir sabır armağanı gibi.
Peki diyorum, insanların bizi sevmesine izin vermediğimiz gibi, insanların gitmesine de izin vermiyoruz aslında, kalmasına da. Sadece oluyor, sadece vuku buluyor ve biz izliyoruz bir şeyleri.
Sözde adımız başrol oyuncusu, kalanımız tiyatrocu.
14 şubat bitiyor bugün, e malum. Seni hatırlasam olmazdı.
14 Şubat 2015- Cumartesi
El Clot, Barcelona
