..

Tutkulu kayalardan atlamak

Fazla kan kaybettim bugün. Su içmedim çok. Sinemada ara ara başım döndü ya da sağa sola otururken.

Şimdi arka fonda Glen Hansard’ın Once albümü çalıyor. Zamanında izlemekten de dinlemekten de zevk aldığım.

Sabah 7’ye doğru yattığımdan, uykum gelmemişti ne yapayım, Sahilde Kafka’yı okudum ben de. Yarıladım diyelim. Sonra sabaha doğru Allah bilir nasıl ve ne zaman uyanacağım diyerekten uyudum. Gece boyunca ara ara midem ağrıdı. Hap kullanmaya karar verdim 10 gün boyunca. 

Yine ballı digestive çayımı içiyorum. Muzumu yedim. Midemi rahatlatıyorum şimdi. Ama adet olduğumdan rahatlayan vücudumun şişkinliği de azaldı biraz. Sabah uyanıp biraz daha okumaya devam ettim. 

Derse gitmeye zorladım kendimi. Dün Dublin’liye yazdığım mektubu attım. Derste tabii sıkıldım. Mühendisliktekilerdekine kıyaslayabileceğim bir sıkılma değil. Aksine zevk alıyordum ama insan bir kez zevki tattı mı gerisi zor ya, dönüşü onun gibi bir şey belki de hissettiğim bilemiyorum. Derken ders bitti. Adını bildiğim ama cinsiyetini bile bilmediğim courchsurfing arkadaşımı ekerek, masterdan 4’lü kızlarla sinemaya gittim. 

Birdman

Öncesinde Moritz birahanesinde limonlu bira içtim. Midem mırın kırın ederken limonlu bira içme cesareti göstermiş olmamdan ötürü kendimi kutlamakla beraber, hem biranın tadını çok beğendim hem de sapık bir şekilde mideme iyi geldi. Acaba alkolsüzlükten mi mırın kırın ediyor midem diye düşünmeye başladım. 

Yine arkadaşların kilo vermişsin muhabbetlerine tanık oldum. Sanırım yüzmek ve yeşil çay işe yaramaya başladı.

Film güzeldi. Yine bazı yerleri anlamadım İngilizce. Garip bir şekilde alttaki İspanyolca altyazılardan çıkarmaya çabaladım. Çat pat işe yaradı. Kızlarla aramızda güzel bir bağ oluştu. Sonya, Katya, Tina ile Rus gecesi yaptık bir nevi. Avrupa’nın sağ tarafından kalan toplumların birbirine karşı hissettiği o garip yakınlık ya da kardeş duygusu mu dersin ne dersin bilmiyorum ama güzel bir gündü.  

Sonya’nın benim çılgınlığım, deliğim, son anda karar değiştirmelerim üzerine yaptığı şakayla karışık yorumları dikkatle dinledim. Az ya da çok kendimi aktarmışım demek ki diye kıkırdadım kendi içimde biraz.

Sibel değişik seks deneyimlerine açık dediği an, Rusçada bir şey demekmiş böyle bir kelime varmış, dedim nasıl da anlaşılıyor arkadaş. Barcelona’nın en popüler kızı diye dalga geçiyor arada benimle. 

Keşfedeceksin dostum, keşke daha fazla enerjim olsaydı, ruhlarına ya da bedenlerine dokunacak kadar, ama şu son haftalarda, tanrı lütfu mu cezası mı dersin bilmem, hastalıktan başımı kaldırıp şükür demeye vakit arıyorum. 

Yaşlı histerikli kadınlar gibi olduğumu düşünüyorum bazen. Kendi kendime hastalık yarattığından şüphelendiğim bile olmadı değil. Her ne kadar bazen insanlardan yorulduğumu hissetsem de insan tanımanın güzel yanını es geçemiyorum. 

Kelimeler benden uzaklaşırken, biraz önce Hüsna’dan aldığım mail gibi, yaşamak gerekiyor yazmak için. Uçlarda, uçarak, uçurtma avcısı kıvamında.

 Tuğba ile uçurtma uçurduğunu, İTÜ’nün çimlerine öylece yattığın günü hatırlıyorum musun diye soruyorum kendime. Ne zamandı o, sanki zamanın içinde kaybolmuşum gibi geliyor. Hatice fotoğrafımızı çekmişti. Spor kafede konuşmuştuk uzun uzun. Mayıs ayıydı o zamanlar. İTÜ’nün banklarını hatırlardım şimdi. Nasıl anılarım saklı. Ya da spor kafede.

Aslında o zamanları özlemiyorum. Mekanlara ve insanlara aşırı anlam yüklediğim yıllara geliyor. Keşif yılları gibi. Hani ilk Avrupa seyahatine de aşırı anlam yüklemem gibi. Garip bir boşluk dürtüsü içimde düğümlenen. 

Üzücü. 

Şimdi dönüp bakınca o yıllara ait anılarımın süslü halinin zihnimde obezite yarattığını görmeden edemiyorum. 

Mızraklar yukarı duracak şekilde bekliyorum kendi ordularımda. Ah diyorum, savaş yok artık kendinle. Göğe bakalım, kadehleri göğe kaldıralım. 

Dün, Dublin’liye mektup yazarken Ruj Lekesin’den şiir ile ilgili bazı alıntılar yaptım, bugün sinemadan çıkarken, Katya, Gosta’yı neden sevdiğini, onun birliğin yaratılması ve eşitsizliğin giderilmesi beraberce mutlu olabilmemiz nasıl çabalamamız gerektiğini, sosyal bilimin bundaki rolünü anlatan makalesini anlatıyor. Anlatırken de, postmodernizmin belirsizliğine hafiften geçiriyor. Derida, Foucault ya da Lacan okumak güzel, beynini açıyor, ama dünyadaki sorunlara çözüm getirmiyor. Belirli bir yere gitmiyor, her şeyi kabul eden düşünce, eşitsizliği bile kabul ediyor.  

Sonra Gosta’yı yani sosyolojiyi politik açıdan kullanarak daha güzel bir dünya düşleyen, Nordic dünyalardan gelen ve Mısır’a demokrasi ve hak getirmeyi bile göze almış adamı düşünüyorum. 

Kendini önemli hissediyor muhtemelen bunu görünce. Toplumdaki eşitsizliği ampirik çalışmalarla, istatistiklerle gösterince büyük amcalara, ülkelere, kapitalist dünyanı bir şeylerinin değişeceğine inanıyor. Belki haklı, belki değişir. Ama bu, insanın kendini kaosa kaptırmak istemeyen, eşitsizliğin en büyük sorun olduğuna inanan, herkesin herkesle eşit şeylere sahip olduğunda mutluluğun elde edileceğine inanılan, hafif Marksist hafif her şeyi tek bir felsefe ile açıklamaya çalışan yere doğru gidiyor yavaştan. Hala küstah geliyor. Ama detaylara girmeyeceğim. Sosyo-politik mekân değil burası. 

Yani eşitsizliği tartı ile ölçen matematik zihniyet hoşuma gitmedi, gitmeyecek. 

Senin benden 3 lira fazla paran var diye başlamıyor her şey. Ya da parayı bölüştürdüğümüzde de çözülmüyor. İnsan zihnindeki bazı genlerin değişmesi gerekiyor, bir tür cesur yeni dünya senaryoları. Ya farklılıklarımızı kabulleneceğiz ya da farklılıklarımızı hissetmeyeceğimiz ya da sorgulayacağımız artık ütopik mi dersin distopik mi bilmem, genetik bir evrim geçireceğiz ve bunu böyle kabul edeceğiz. 

Bilmem belki biraz daha düşünmek gerek üzerinde. Şimdi bu satırlar bitince, dönüp sahildeki Kafka’dan bir şeyler okuyup kendimi yatağımın sevişken kollarına bırakmak istiyorum. Gerçi yumuşak bir yorganım olmadığı için, sevişmemiz çoğu zaman porno kıvamında olsa da bu da iyidir. Bir şekilde uyandığımda beni tatmin eden yattığımda oh dedittiren bir yere sahibim. 

Bak gülesim geldi şimdi. Oyunları seviyorum diye beni yargılama kendim. Küçük çocuklar bile bu yeni dünyayı tanımak için bazıları kendileri tarafından icat edilen bazıları ise büyük yetişkinler tarafından öğretilen oyunlarla bir şeyleri öğreniyorlar, deneyimliyorlar. 

Ben yaşadığım bunca yıl boyunca, şükür tabi, hayatı tanımayı beceremiyorum. Bu yüzden deneme, oyun, tanıma ve şaşırma duygularımı da kaybedemiyorum bu yüzden. İster miydim onu da bildiğimi söyleyemem ya. İçimde bir şeyler yeni şeyler öğrendikçe, yeni yerler yeni zamanlar yeni insanlar tanıdıkça, hatta geçmişteki anları ya da insanları zamanla daha farklı ve zamansız tanıdıkça daha da küçülüyor içimdeki çocuk, daha da heyecan duyuyor oyunlara, tanımaya, tatmaya. 

Meraklı bakışlar değişmiyor, her tanıyış her kavrayış sonrasındaki o güzel gülümseme hiç dağılmıyor gözlerimin kenarındaki mimiklerden. 

Şimdi dönüp bana yerimde oturmadığım, dünyayı tanımak için hareket ettiğim için yargılamamalı. Bulduğum her şey, bir tanrı gibi taptım zira. Ne kadar sadıksam tanrı sizlere de o kadar sadık oldum aslında. 

Ama bunu anlamak o kadar kolay gelmiyor aslında insana ilk bakışta. Sanki kendi bahanelerimi yaratıyor, kendi sorumluluğum dan kaçıyor muşum gibi gelebilir ama aslında böyle değil hissettiklerim. Dışarıdan gözüken o sığ ve anlık dünyamın içinde, dokunduğum (Lotus bunu erotik anlıyor hala) her ruhu zamansızlığımdan kendimden bile arındırarak yaşatmaya çalışıyorum. Daha doğrusu buna yaşatmak değil de varlığını duyumsatmasını, özünü hissetmesinde mekânız bir algıda deste olmak diyelim. 

Ah şimdi tutkuyla sevişmek istiyorum işte, tam şimdi. Ellerimin ete geçmesini, dişlerimin dişlerde gıcırdamasını, dudakları ısırmasını. 

Ah tutkuyla sevişmeyi özledim. İnsan tutku duymadığı bir insanla tutkuyla sevişemezmiş öğrendim. Tutku duyduğu zaman tutkulu sevişirmiş, insan olmazmış içinde aslında burada. İsim olmazmış. Ama isimle yaşanan tutkulu sevişmeler. 

İşte onu özlüyorum. Bir insanla öpüşürken, dünyanın en güzel yemeğini yermiş gibi doyması ruhunun. Dokunabilmek, ama işte bu sefer erotik anlamda, bu sefer ruhunu ruhuna bastıra bastıra, en erojen yerlerine üflediğin zamansızlığı hazzı içinde. 

Kim bilir daha ne zaman böyle hissedeceğim yine. 

Şimdi hissediyorum o ayrı, ama bazen gözümü kapatarak yazıyorum bu satırları, yine yazdığımı hissediyorum. Bazen ekrana bakarak yazıyorum. 

Yazdığımı görüyorum. İşte gözlerimi kapatıp yine yazıyor olduğum gerçeği tutkuyla sevişmek bir insanla ve benim de özlediğim şey tam olarak bu. 

Ah duygusal değilim. Damn it, duygusal hiç olamadım! Kıh kıh. En körkütük aşıkken bile zihnim bir billur gibi mekanikti, duygusuzdu, ya da kendi kendini anlayabiliyor ama yönetemiyordu bazen. 

Ama lanet olası romantikliğim, lanet olası ve şeker maceracılığımdan vazgeçemiyorum. Elim kolum gibi bu, yaşımdan öte bir şey deneyimden öte bir şey. 

Ama gençken daha acımasız oluyor ama yaşlandıkça daha az yıkıcı ama yine tehlikeli maceralara karışıyor. Ah yeni şeyler beni nasılda cezbediyor. Yeni insanlar, yeni bilgiler.

Bugün yurda dönerken yarın derse gitmek istemiyorum ama geleceğim, çünkü yeni bir şey öğreneceğime inanıyorum hala diyorum. 

Yine de aklıma Sahildeki Kafka’ daki o kırsal kasabadaki bilmem ne kütüphanesindeki adam geliyor aklıma. Hani girişteki görevli mi diyeyim, ya da düzgün, rutinli yaşayan hani sarı kurşun kalemi olan, ucundaki silgisi ile. O adamın sağlık sorunu aklıma geldi. 

Kanın pıhtılaşmaması. 

Senelerce doğru dürüst gezemedim, evde bıçaklarım bile kesik değildi. O yüzden arabayı hızlı kullanıyorum. Nasılsa kaza olursa ölme ihtimalim ile bir yerimi kesersem ölme ihtimalim hemen hemen aynı. O halde neden zorlayayım anlıyor musun, neden heyecanların güzelliğini yaşamak varken evimde, odamda oturup, ölümün beni yavaştan eritmesini bekleyeyim, neden dünyanın sikimtrak kurallarına, toplumun gerzek normlarına takılıp kalayım. Asi değilim, kimseyi de korkutmuyorum, kendim takılırken kendi oyunumda, kimseye çelme takma hayalim ya da planım yok. Hayata da.

Aslına bakarsan amacım, çıplak ayak ıslak kayaların üzerinde koşup denize atlamak.