Suyun içinde olmak insana rahatlık veriyor.
Suyun içinde yer almak insanı kendine bölüyor. Kulaçların akışına bıraktığında kendini, vücudun kendi içindeki devinimi insanı bir su yaratığımışcasına mutlu ediyor. Nefes almak için başımızı çıkardığımızda ya da kulağımıza su kaçtığında her şeyin tadı kaçtığında anlıyorsun kara hayvanı olduğunu, ama bir şekilde içinde bir yer, sana suyu huzurla çekildiğini hissettiriyor içinde. Kulaçlarım dakikaları dövüyor.
Pilateste esneyen kaslarım yüzerken geriliyor. Düşünceleri atıyorum. İlk yüzdüğüm gün burnumun, kulaklarımın nasıl klor etkisiyle eziyet ettiğini, ciğerlerimin nasıl kendi küçüklüğünde utana sıkılan hava atıp çıkarttığını hatırlıyorum. Ama bugün öyle değildi. Bugün güzeldi. Bugün kendimi iyi hissettim. Sonra saunada biraz terledim. Duşumu alıp balığımı yedim yine. Patatesli, kabaklı. Pirinç koymadığım için içine hem balığın tadını aldım hem de daha az şişkinlik duydum.
İnsan parası için bir insanı sevmemeli gibi insan kelimeler için de bir insanı sevmemeli. Kaydıraktan ayakta kaymak gibi tehlikeli bir şey bu. Ah bu satırları yazarken zihnim nasıl bir hayal dünyasında, yazıları, kelimeleri beslemek için zihnimde canlanan onlarca sahne, anı, meta, özne, nesne. Sanki gözümü yumup, kalbimi en sıcak yapan sahneyi seçiyorum yazarken. Tahterevalli sahnesi gibi misal.
Köy Hizmetleri’nin o lacivert kaydırakları. Sarı tutacakları. O küçük parkı, orada geçen 18 senem. Şaka gibi geliyor şimdi, ama nasıl uzun ve ne kadar huzurlu yıllar. Kaos dışarıda ben içeride güvenli çevremde hoplayan bir küçük insancık.
Sonra huzur dışarıda ben içerde kaos yaşan orta yaşlı bir insan evladı.
Sonra içi ve dışı birbiriyle tanıştırmaya çabalayan bir kadın, bir insan, bir genç.
Adıma ne kadar genç denilirse artık. Gözlerime geliyor sahneler.
Küçük bir kasaba, küçük bir şehir. O şehirdeki havuzda yüzen, o soğuk karpuzları dibe gömerek yüzeye çıkartan çocuklardan biri. Çığlıklar, altında şortu, memeleri açık. Şortu kırmızı, yeşil, mavi.
Henüz toplum görmemiş bedeni. O yüzden hepimiz çocuğuz.
Bazılarımız daha büyük sadece aramızda, bazılarımız büyüklerden daha hızlı kirleniyor. Ve ben büyüyorum yüzerken. Kemiklerimde çıtır sesler geliyor.
Yüzüyorum.
Yanlamasına dalıyorum havuza. Tek seferde karşıdan çıkıyoruz. O zamanlar gözlük olmadan yüzebiliyoruz. Ne lens takılı gözümde ne de suyun içini tamamen görmeyi umursuyoruz.
Bazen bazı şeyler düşüyor dibe. O zaman işte, zorlayarak o yosun rengi ağırlıklı zemine doğru dalıyoruz. Tutabilecek miyiz acaba, kavrayabilecek miyiz?
O zaman da ellerim küçük mü acaba, acaba ilk bu boya hangi yaşta erişti ellerim. 12-13? Sonra öyle olduğu gibi mi kaldı.
Bilemiyorum. Ama çocukluğumu seviyorum. Belki biraz daha uzun, uzun uzun yazmalı onu bir ara. Aklıma gelenleri deşe deşe. Seçe seçe, yaşaya yaşaya.
Tozluklarımdan bahsetmeli misal. Evet, benim de tozluklarım vardı. İçine tekmelik bile takardım futbol oynarken. O zamanlar böyle para derdi yoktu tabi, okumazdım da doğal olarak sınırsızdı zihnim.
Sınırları okumak getiriyor sonra daha fazla okuyarak onlardan kurtulmaya çabalıyoruz.
Küçükken çok okumadığım için de büyüdüğümde okuduklarım beni entel yapamıyor. Yani sınırlar içinde kalmıyor kelimelerin, bilgi dağarcığım bir ansiklopedi özverisi de değil. Daha çok sahildeki dalgalar gibi doğası gereği geliyor ve gidiyor. Bazen de havuzdaki o yeşil, durgun suyun içindeki katmanlar gibi. İç İçe, alakasız, derin, birikinti ama doğal değil.
O yüzden okumak bir varoluş biçimi olamadı bende. Temelimde yok bir kere. Geçmişimde, çocukluğumda, bilinç altımda yok.
Çocukluğumda hareket var benim. Devinim. Sokak. İnsanlar oyunlar, koşmak var. Bisiklet var, yüzmek var. Sınırlar var. Dışarısı var. Aile var. Kantin var. Asfalt var. Toprak var. Bahçede oturup dinlendiğimiz kamelyalar var. 3 tane. Hemen hemen her hafta sonu ailece çıkılan lokal var. Orada kahve çay servisi. Benim şimdiki kafelerim onlar.
Sokaklarda dolaşıp bulmaya çabaladığım kamelyalar. Bilim insanı değilim ben, sokak insanıyım, eylem insanı.
Düşünmeyi sevmem, düşlemeyi severim. Saatin olmadığı diyardan geliyorum ben. Çocukluğum gecenin olması, havanın kararması ile ölçülür.
Ve sabah, güneşin doğması.
Saat takmayı sevmezdim. Hala sevmiyorum.
Zamanı sevmezdim, hala sevmiyorum.
İnsanın nasıl bir yerden geldiği, neler yarattığını belirler. Tutto dipende da dove sei nato diyor İtalyanlar. Nereden geldiğindir asıl olan asılolan.
Ben zamanın ve toplumun kurallarının olmadığı bir yerden geliyorum. Küçük bir gettodan. Küçük ama belirli bir eğitim seviyesinin olduğu bir gettodan.
Bir hikâyeden geliyorum aslında. Küçük bir romandan ya da. O yüzden hikayeler yaratmayı seviyorum. Ama hikâye yazan bir insan değilim. Öyle de büyümedim. 11 yaşımda Suç ve Ceza’yı okumadım. Ya da annem babam evde romanlar üzerine konuşmazdı. Ama severlerdi işte beni. O yüzden de ben içerisi kaos olunca bende içimde sevgiyi aramaya başladım. Bulduğumu paylaşmak, paylaştığımı da bulmak.
Annem gibi sevdim babam gibi sevdim tüm aşklarımı. Kanım gibi, benim yaratıcım gibi, yıllardır odasını bana açmış o sınırsız seviciler gibi. Ölmelerini istemez gibi, ama her gün kendini buna alıştırır gibi. Çocukluğumda ne hissettiysem onlara da onu vermek istedim.
Bir dahi değildim, bir ansiklopedi de değildim. Bu Avrupa’nın ta öbür köşesinde, bu ecnebi satırları okuyan, araştırmalar yapan, yazılar yazan, kendini anlamaya çabalayan da 3 beyaz saçlı orta genç yaşlı kadın da değildim.
Ellerime bakıyorum ya da kendi yansımama aynada. Her sabah uyandığımda sağımda yansımam kalıyor. Gözlerim net görmediğinden bakışlarımı seçemiyorum ama duruşumu tanıyorum. Sert hareketlerin kıvrımlarımdaki güçlü yansımalarını.
Aynaya bakıp, aradığım şeyi bulmaya çabalıyorum. Neyi arıyorum, soğukta kalmış yolcunun ateşe özlemi gibi bilmiyorum. Neyi buluyorum umarsız bakışlar arasında onu da bilmiyorum.
Dünyanın bir ucundayım, yeni insanlar görüyorum o küçük yamuk burnumu sokup ona buna. Pessoa’nın kitabında dediği o tiplerden biriyim belki de. Ciddiye almayan, orada burada gölgelerde dolaşan. Ya da Nakata gibi gölgesi yarım bir adamım sadece. Kedilerin görebildiği sadece bu eksikliğini.
Olsun diyesim geliyor kendime.
İnsan yazıda kendini bulabilmek için okuyor, yazan da bir nevi bundan yazıyor aslına bakarsan. Kendini arıyor, kendini bulmaya çabalarken, bulmacalar çıkarıyor insana. Prens Mişkin misali.
Tuğba’nın renkli istop kelimesi. Dostoyevski’nin Budalası’ndaki karakter. Okuyorum, okudum mu kitabı bilmiyorum. Karakterler yaratıyor bazı karakterler.
Pessoa gibi insan içinde farklı isimli yazarlar ortaya çıkıyor bazen. Soares misal. Anlatıyor sen de kendini yakın hissediyorsun, gülümsüyorsun okuduğunda. Proust’u okurken, ha sittir diyip sayfayı kapatıp, derin derin nefes aldığımı hatırlıyorum. Hatırlarsın, ben ki sokak çocuğu, ruhun felsefesinin sonradan öğrenmiş, Ayşegül serisini bile abisiyle dalga geçe geçe dolabın arkalarına itiştirmiş bir geçmişim.
Bana serseri denilmesi bundan kaynaklanıyor olsa gerek. Ama sokaktan eve dönünce kuralsızlığın, küçük imparatorluğumuzun büyük metrekareli hayallerinin ardından, 130 metrekare eve girince, içimde sevgiden başka bir şeye yer yoktu. Sıcaktı bir kere her yer. Halılara değerdi çıplak ayaklarım. Annem peşimden koşar, çorap ve patik giydirmeye çabalardı üstüne üstlük. Ama büyüyoruz işte, annemin peşinden yakında ben koşacağım. Patik sokacağım ayağına.
Babam gelirdi, saçımı okşamazdı belki, pat pat vururdu sırtıma güzel sevgi taşıyıcısı olarak belki ama, severdi beni. Maço babalar gibi sevgiyi göstermenin bizi şımartacağına inanmazdı sanırım. Sadece nasıl seveceğini bilemezdi işte, neresini seveceğini, nasıl sarılacağını, nasıl göstereceğini.
Ben de hemen hemen her çocuk gibi, sadece genetik olarak değil, duygusal olarak da bu ikilinin, bu güzel iki insanın birleşimi olup çıkıverdim. Ya peşinden koştum patik istemeyen çocukların, sırf biraz daha sıhhatli kalabilsinler, üşümesinler diye. Tabi bende üşümek sadece odadan değildi, içinde biraz da yaşam vardı.
Yaşamdan korkan, yaşamdan üşüyen insanlardı evime üşüşenler ve benim elinde çeşit çeşit patik vardı. Onlar kaçardı, ben peşlerinden koşardım.
Kim bilir annem, ben henüz tam anlamıyla kaçamazken, bebekken, nasıl sevmişti beni. Yoksa mümkün değil bir insan bu kadar sevgi arsızı olabilirsin hayatta.
Sonra babam gibi oldum bazen. Sevdim ama nasıl göstereceğimi bilemedim. Sessiz kaldım, uzaktan destek oldum, işleri düşünce ellerimden gelenin en iyisini yaptım. Onları yalnız ya da güvensiz bırakmadım. Bir şekilde nasıl ki babam yaşadığı müddetçe benim arkamda olacağını söyleyip kalbimi huzura boğuyorsa, ben de bu duyguyu hissetsinler istedim hayatıma giren insanlar.
Belki dünyanın hafif aykırı insanlarından olduğum için, belki bir çocuğa bunu aktarmayı bencilce bulduğum için. Bugün Tuğba ile konuşurken biraz daha düşündüm. Annem ve babam gayet normal insanlardı. Düzgün bir evlilikleri, sıradan sorunları ama bir şekilde beklediklerine göre sıra dışı çocukları olmuştu. Biri bir uca diğeri başla uca uçan.
Neden ben onlar gibi güzel bir aile, sağlıklı çocuklar, sakin bir hayat istemiyordum. Alıştığım gibi, çevremde beraber büyüdüğüm pek çok arkadaşımın yaptığı gibi. Ya da zamanında hayatıma giren birçok insanın yaptığı gibi. Evlilik kelimesinin toplumda bir denge taşı olduğunu biliyorum muhakkak. Din gibi, kanun gibi. Ama beceremiyorum. Abiler amcalar konuşuyor burada büyük büyük kelimelerle. Evlilikle ilgili, kim kiminle, nasıl ve neden evlenir, evlendikten sonra nerelere nasıl saklanır, neyi nasıl paylaşır.
Hatta buradaki büyük bir abla soruyor bize, çocuklar ailenin midir devletin midir? Böyle bir ortamda çocuk yapıp aile kurmam bekleniyor. Evlenip ev almam.
Bekleyip beklenmem. Ama olmuyor işte. Düzen içinde düzensizlik yaratıyorum anca. Dokunamadığım eşitsizlikler dolu etrafta. İçim sıcak, içim belirsiz, içim kusurlu, içim kendi. Boşluğu sevmeyen ölsün diyesim geliyor içimdeki yaramaz hayatlara.
Al işte, Neriman bana yine Birsen Tezer’i açtırttı. Uzaklarda bir yerde, o da büyümüş baksana. Çalışıyor artık, daha az vakti var aşka. Herkes gibi biraz da aşk belirli bir dönemde kalmış diye düşünüyorlar. Belirli bir insana yapışıp kalmış bir midye kabuğu gibi.
Böyle bir şeyin onlara mümkün olmadığını söylemek isterdim ama bende de durum çok farklı değil henüz, henüz büyüyemedim daha. İnsanlardan insanlara atlaya atlaya büyüyor içimdeki aşk. Zaman akıp geçiyor, ağzımdan ve zihninden yanlış kelimeler geçiyor insanlara değin, aşkı kutsamaya çabalarken.
Şaka bir yana, saat gece yarısını geçince, içimde saçma bir uyku, bir bulantı, bir uyumazsam sinir krizi geçirecekmişim hali son günlerde.
Aylar önce tam tersinden şikayetçiydim. Uyuyamamaktan ve onun bende yarattığı o kaotik hallerden. Şimdi işe gel ki her şey tam tersine dönmüş. Hayattaki pek çok şeyi anlatır gibi.
Biri seni çok severse senden o kadar nefret edecektir. İçimdeki yin yang bugün leş gibi kokuyor desene. Kelimeler arasında saklanmış, oralarda bir yerde bir ölüm var biliyorum. Bir şekilde benimkini de yazmış, ben de onu yazıyorum işte şimdi. Ne zaman beni bulacağını bilemediğim ölümü düşünüyorum yine bugün.
Bir müminden daha itaatkarım bu ölüm konusunda, bir intihar adayından çok daha olumluyum ona değin. Tanrı ile aynı masada oturup üzerine lak lak edecek kıvamdayım.
Haftalar şarap içmemişim kahve değmemiş damağıma. Herhalde bir şekilde arınmışlığım var ruhumda ki, bugünlerde bir ecnebi yin yang modundayım. Pilatese bile gidip, nefes alıp vermeyi öğreniyorum.
Her şeyin sırrı abdominaller.
Ben de o yüzden onları çizmeye çabalıyorum. Yakından gözüksün diye. Bugün Tuğba’ya haftalar önce attığım şu kitapçık şeklindeki mektup varmış. En son aqui hi ha molla’da yazmıştım ve atmıştım korkuyla. Demek ki bir şekilde 20 gramdan az olacak ki, tek pul ile gitmiş şerefsiz.
Orada son satırlarda bir evim olunca ilk Tuğba’yı çağıracağımı söylemişim. Akdeniz’de bir köyde ya da Avrupa’da bir şehirde entel bir ortamda.
İlk onu çağıracağım, kahve içmeye. Gelir misin demişim sonuna. Cevap verdi o da bugün mesajla.
Gelirim dedi. Gülümsemek istedim. Demek o zamanlar hem ev hayalim varmış hem de kahve içiyormuşum ki, kahve içmeyi önermişim.
Özge’ye mektubunu attım correostan. Zarf Express ama içim yavaş.
24 Şubat 2015- Salı
Sants, Barcelona
