..

Çoçukluktan mektuplar

Gizem’den mail gelmiş, uzun güzel detaylı bir mail atmış. Ona cevap verirken bir baktım zaman geçivermiş, bugün günlük yazısı yerine de bunları koymaya karar verdim. Şansıma neredeyse 3 sayfa yazmışım. Yarın Fransız ile entel bir yerde yemek yiyeceğiz, sabah lezbiyen çift ile kahvaltı yapacağım. Sonya ile Paris bileti alacağız. Kalkabilirsem pilatese gideceğim. Okuyabilsem 2 makalem daha var. Arada da family and gender dersine gireceğim. Dediği gibi Sonya’nın, o kadar yoğunsun ki depresyona girmeye vakit bulamıyorsun resmen. Ne diyeyim biraz haklısın, biraz değilsin. Ama benim depresyon dediğim, Akif’in tek dişi kalmış canavarı gibi biraz da. Kükreyip taşan bir yaşam var içimde, insanlara merakım dünya ile çok eşli ilişkim, kendime duyduğum garip anaç tavrım, babaç ilgim, kardeş sevgim ve aşk özlemim.


Sevgili çocukluğum, yıllanmış dostum,

Mailini, yazdıklarını özlemişim. İnsanlar artık bırak kendilerini anlatmayı, konuşmuyorlar bile doğru dürüst. İnsan gibi. Dediğin gibi sadece yaşam değil, konuşmalar da monoton. İş hayatının en büyük girdaplarından biri de bu olsa gerek. Benzer insanlar, benzer tepkiler, benzer sıkışmışlıklar. 

Öncelikle şu belirlediğin 50 kitabı gönder hele bana. Merak ettim. Hastalıklarla ilgili bir şey konuşmak istemiyorum aslında. Yoruldum:) Ama annene çok geçmiş olsun. Yeni tabii aynısı olmasa da ben de 4 sene önce kitle ameliyatı olmuştum biliyorsun. öyle oraya gir, yatırsınlar, koku, biyopsi bekle filan dert dert. Neyse ki Türkiye’de sağlık sigortamız var, ben onu düşünür oldum iyice. Hele hele geçenlerde şu meşhur Sicko’yu izledikten sonra. 

Ben de buraya geldiğimden beri hastayım sayılır sürekli. Bir arkadaşım, ülke değiştirince 6 ay vermelisin vücudunun uyum sağlaması için dedi geçen. Ben 5.aydayım. Ha gayret diyorum kendime. Kulak, baş dönmesi, mide, grip, nezle. Artık adına ne dersen. Yoruldum yeminle. Bir aydır mide sıkıntım vb. benim de. Doğru dürüst bir şey yiyemiyorum. Kahve, alkol içmiyorum 1 aydır öyle diyeyim. Hatta soya sütü içtim bugün. Daha doğrusu yulaf sütü. Daha ne diyeyim sana bilemedim. Anla işte. Hap kullanmaya başladım bir de midem kendini tedavi etsin diye. Şu gastrit ülser için. İşe gelmemek için o kadar bahane olarak kullandım ki bu mideyi, 40 kere dersen olur derler hesabı,,bozdu kendini çok, bozmasaydı iyiydi:) hastalık kısmı burada bitiyor. Stop.

İş kısmına gelelim biraz. Valla iş dünyasını gram özlemiyorum. Bazı insanları kenara koyayım, hayatımda hiç olmamış gibi geliyor bazen. Düzenli hayat, para kazanma vb. güzel. Ama yapamıyorum biliyorsun. 30uma geldim, bir baltaya sap olamadım kafasında da değilim.

 Bohem bohem takılıyorum. 

İnsanlar hakkında kötü bir şey söylemeyi sevmem. (Bana da söylenilmesi engel oluyorum artık alttan almıyorum, gurur duy benle) ama oradaki bağzı tipler cidden geri zekâlı. O yüzden takmamaya çalış. Görmezden gelmemeye çalış. Babamın malı değil zaten ortam, kendini germeye hiç değmez. Ama orada kendini geliştirebileceğin tipler yok pek.

Arslan ile iletişimin güzel, Arslan’ı seviyorum ben de. Orada muhabbet edebileceğin insanlardan biriydi. Okuyan eden. Dante’nin 3lü setini vermişliği var bana geçen yıllarda. Ne alaka demedim desem yalan söylemiş olurum coolluk adına. Geri kalan insanlara güvenmiyorum. Neyse, demek istediğim, kurallarına göre oynarsan iş yerleri güzel. Ama burada birkaç arkadaş var Türkiye’den, onlarla bazen iş muhabbeti yapıyorum da. Kendini geliştirmiyorsa iş, bir boka yaramıyor. D&R ile ilgili boşanmama için terapiste giden çiftin hissettiği umudum var. Yer değişikliği iyi gelecek diye. Gelmezse diktir et orayı da, seni yerinde saydırttır. Ama ben bir şeyleri değiştireceğine inanıyorum. Insanı köpek gibi gerip kullanıp 57 lira zaman veren zihniyete tüm içten küfürlerimi ediyorum. İş konusu burada biter. Stop.

Son günlerde neler yapıyorsun diye sormuşsun. Kafka on the shore okuyorum. Burada Rumen bir arkadaşım, hoş çocuk, önerince dayanamadım. dedim bıktım sosyal sosyal analizlerden, içim dışım süper geniş bilimsel oldu, azıcık dünya yüzü göreyim. Biraz ‘Ruj Lekesi’ ni okudum. Dadaizm, dünyaya asilik katan adamlar filan. Sonra Kafka’ya geçtim. Benim oradaki arkadaşlardan Tuğba Murakami hastası. Hastası olacak kadar değil ama hoş adam, güzel yazıyor kerata. 

Şimdi sandviç yapıyorum ben de. 3 makale var okumam gereken. Biri bitince 2 bölüm Murakami okuyorum. Sonra tekrar kendiminkine dönüyorum. Makalelere.Makaleler de gayler hakkında. family and gender dersinden. Anlayacağın sağım solum önüm arkam sobe durumundayım. 

Burada spor salonuna yazıldım ben de. Yüzmeye gidiyorum genelde. Ama arada hoplama zıplama pilates vb. gibi şeyler de var. Onlara da gitmeye çalışıyorum elimden geldiğince, midem el verdiğince.

 Bir arkadaşım vardı, şimdi Singapur’a gitti Uzakdoğu mutfağında aşçı kendisi, mekânda görmek için işleri, o kendinden bahsediyordu. 3 sayfa yazıyorum her gün kendime rahatlıyorum diye. ilk başta ilgimi çekmedi hiç. Ama akşam eve gelince yazmaya karar vermiş buldum kendimi. 36 sayfa olmuş bile. Dolu.

Rahatlatıyor aslında bir nevi. Bir yandan da kendimi hayata yakınlaştırıyor. Bugünlerde neler yaptığım ile kısım burada bitiyor. Bir sonraki genel gözlemler. Stop.

Burada yaşamayı seviyorum. insanlarla tanışıyorum yeni, değişik insanlar, değişik kültürler. Türkiye’nin o insanı geren, ne kadar sallamasan da seni etkileyen depresif kültüründen uzak olmak, kendimi görmemi sağlıyor. Orada ne kadar yalnızsam burada da o kadar yalnızım. ilk aylardaki uyum, yalnızlık, depresiflik gibi şeyler geçti. Bende bile bu kadar oluyorsa, diğerlerini düşünemiyorum. Gerçi ben tek kişilik bir odada kalıyorum, burada arkadaşım yoktu gelmeden evvel, yatağımda ağrı çekip panik atak geçirirken ölsem kokum kaç güne çıkar diye düşünmeden edemiyordum, ama o günler geçti, üstelik biraz zor şeyleri aşarak. 

Kendimi kutluyorum. Duygu anlamında büyüdüğümü hissediyorum elbette. Geçmişimdeki takıntılarım bazen beni gülümsetebiliyor. İnsan kendisine bakıp büyümesine şaşıyor. Bura ile ilgili sana ne yazsam ki.  Gidip de geldiği yere bok atan biri değilim biliyorsun. Türkiye’nin güzel yanları var. Ama biz ikimiz pek anlaşamıyoruz. Orada konuşmanın dahi ayıp olacağı şeyler, burada sokakta ulu orta yapılıyor. 

Bir tür Araf dünyası. 

Şimdi dışarı çıksam, ot kokusu, sokakta el ele gezen gayler, öpüşen çiftler, canlılık.. Her gece belediye sokakları yıkıyor. Tek tek. Bütün merkez sokaklarını. Çünkü herkes sokaklara işiyor. Şaşırtıcı derecede medeniyet değil mi?!

Bir arkadaşım dedi ki fark etmezsin tabi havalar soğuk. Sen yazın gör. Hangi sokak yıkanmamış atlanmış hemen anlarsın. Bir yandan da sene 2015. Ama bir yandan da adamların işeyeceği yer yok. Umumi tuvaletler yok. Biz de bile büyük modernlik var. 

Düşünmüşüz arkadaş. Temiz ama dağınık milletiz. Kendim misali. Burası pis ama derli toplu millet. 

Sabahları erken kalkma sözümle geçiyor günlerim.. Tamam bugün  8’de kalkacağım diyorum 10-11. Bir yandan senin sözlerini hatırlıyorum. Tadını çıkar. Bir yandan da oyun oynuyorum galiba kendimle. İnsan yalnız yaşayınca biraz daha eğlenme yolları bulması gerekiyor belli ki. 

Şaka maka 27 yaşıma gireceğim ya bu sene, bazen ülen diyorum, ne iş ne eş bir bok yok, buna rağmen iyi uyum sağlıyorum ha hayatta. Din, bağ, ideoloji de yok. Her şey flu, her şey kabul edilebilir içimde. Yeni yeni anlıyorum. Benim gibi düşünenlere post modernist diyorlarmış. Onu da desinler, çok da fi fi!

Bildiğin Mevlana aslında. gel yavrum, neysen ne kimin umurunda. Biz Şems, Mevlana, Hayyam oturmuşuz, dördüncü arıyoruz okeye modundayım. 

Dünya affedersin s.kmde değil. Bugün ki derste toplumsal eşitsizliği devlet nasıl önleri anlatıyor amca. Amann diyorum. Amfide olsak, arkada mısır yiyeceğim. Beni kötü bir insan mı yapar hümanist ya da bu şekilde duyarlı olmamam, bilmiyorum. Birileri dünyayı değiştirmeye çabalıyor nihayetinde, ben kendi kendime ölmeden evvel delirmemek için makul bir köşe kapmaca. Ama o kadar büyük ki bu insanoğlu benim gibileri kendi içinde kabul edebiliyor. 

Teşekkürler insanoğlu. Seni seviyorum. 

Burada biraz geyiği kesip, e ne olacak bu sibelin hali yapalım. Stop.

Burada dersler iyi. 

Her zamanki gibi bir şekilde yine yolunu buldum, yapıyorum. Hocayı ikna ettim. Çalışan çiftlerin leisure time’larını kültüre harcamalarını inceleyeceğim Avrupa’da. Yani neye göre değişiyor, kim daha fazla harcıyor, ne tip kökenler, iş grupları vb. Ya da data uygun olmasa da, İspanya’daki ya da bir kaç yerdeki sadece kültür üzerine yapılan araştırmaları inceleyip, üst-kültür tüketimini irdeleyeceğim. Yani marttan sonra böyle cıvık cıvık post modern şeyler okumaya devam edebilirim. 

Yok arkadaş aylardır sıkıldım doğurganlık, ev işleri, gelir eşitsizliği filan. gına geldi. Doğurasım geldi. Kıyamam İspanya en düşük çocuk ortalamasına sahip yerlerden biri Avrupa’da. 1.4 filan, der bu bölümün sonuna gelirim. Stop.

Duygulardan bahsedeyim biraz. O kadar başının etini yedim zamanında. E. ile normal konuşuyoruz. Bir şekilde iletişim kurmayı becerdik. oh be rahatladım modundayım ben de. Sevgilim arkadaşım olunca, defterler kapanıyor bende. Böyle gerginlik bitiyor, merakım bitiyor, acım bitiyor. Gerçi acım bitmişti önceden ama kafamda bir soru işareti vardı. Geçen mesajlaşırken kibar şekilde hala bana aşık olduğunu söyleyince tamaaaammmm dedim egomun ağzından akan bebek mamasını sildim, yatırdım uykuya kendisini. horlaya osura uyuyor şimdi.Mmalum. O yüzden E. ile normal normal konuşuyorum. Boşandığım kocamla arkadaş oldum. Tam holivud filmi. 

Ama E.’yi atlatmamda en önemli etken Lotus olmuştu biliyorsun. Acıyı başka acıya çevirme. Reddedilmeyi başka itilmeyle tamamlama. İşe de yaradı 

Lotusmaymuncuk gibi bende. Kapalı kapılarımı açıyor ama kendi kapısı yok. O yüzden yerine geçecek bir yeri yok. Bir anahtarı, ikamesi yok. Bana gelse, bir kapısı yok. Başka kapılar üzerinde var oluyor. O yüzden acı çekinmiyorum onunla ilgili. Ama bak aylar geçti, allahı var seviyorum keratayı. Belki de beni hayatta daha canlı tuttuğu içindir bilemiyorum. 

Geçen E.’ye sordum biliyor musun, ben sana Lotus’u nasıl anlattım diye. bence sen bende Lotus’u aradın aslında, sana yazmamı, onunla kurduğun o garip tutkulu bağı bende de kurmayı. Ama kuramayınca beni küçümsedin, aşırı mantıklı buldun, uzak tuttun kendini. Beni içine almadın. Vay be dedim, neymiş bu Lotus bende. Lotus’u uzatmayayım, keza bıraktığın psikolojide değilim. Kızgınlığımda yok hevesim de yok. Göbekli bir amca gibiyim ona karşı. mıaahhhhh.. 

Hem üşeniyorum hem yorgun. Bazen hayata karşı da öyle hissediyorum. Merak duygum değişmiyor ama tatmin ederken ki hissim, zayıflayan refleksler gibi yaşlanıyor. Şükür ki öyle. Yoksa bu zihinsel girdaptan çıkamazdım. Der bu mailin sonuna gelirim.

Mektubum gelmedi galiba. Anladığım üzerine. Neyse, alacağın olsun PTT

Üçünüzü de öperim.

Kendine dikkat et

Cevap yaz bak, sepet sepet yumurtalı o falım sakızı tadındaki şeyi söylerim yoksa

Sibel.

19 Şubat 2015 – Perşembe.
Navas, Barcelona