..

Pavlov’un ıskalamaları

Şimdi Pessoa’yı okuyorum. Benim yalnız prensim yine kendi karanlık dünyasında. Seneler önce onu bıraktığım gibi. Sessiz filozoflardan, kendini insanlara bölmüş, o insanlara romanlar yazdıran usta.  

Arkadan da Jazz&Blues karışımı sesler geliyor. Sinatra, anything goes. Bram bram! 

Edebiyatın, kelimenin damladığı her yerde bazı insanlar peyda oluyor. Bunları yazarken bile mutlaka sıkışıyor bir yere, elimden değil. 

Hıçkırık gibi.

Korkutmak mı lazım kendimi ya da nefesimi mi tutmak mı, çaresizim bu konuda. İnsan başkalarına karışmadan kendini kendince neden yazamıyor? 

Eskisinden farklı olarak, bu tip bağların eskisi gibi beni ele geçirmesini engellemeye çabalıyorum. Elimden geldiğince tabi. İnsanlarda bu bağların gölgesini aramaktan yoruldum. Şu şehirde ne zaman boş kalsam aklıma damlıyor bu meretler. Boş kalmamak için vücudumu zorlar oldum resmen. 

Hareket, hareket, hareket adına. Kendimi geliştirmek adına yaşamaya devam ediyorum. Tek kişilik dev kadro modunda. Biraz daha okumam, çalışmam ama pasif değil aktif olmam gerekiyor tüm bunlar olurken de. O kadar kolay değil. 

Önceden çalışırken hayatı kaçırdığımı, ıskaldığımı düşünüyordum, Olric sana sevgiler, şimdi ise daha çok, boşluktan ıskaladığımı düşünmeye başladım. İnsanın kendini eğitmesi ne kadar zormuş meğer. Hele bir de tek başına yaşıyorsan. 

Gerçi bunun zorluğu dalga geçilebilir derecede bir zorluk. Hafiften komik. Misal şimdi bir yanım dışarı çıkmak, sokaklarda gezmek istiyor. Ama diğer yanım, bir şekilde burada kalıp hem daha az masraf çıkarmak hem de kendimi daha iyi okuma alanlarına sahip olduğum düşüncesiyle vaktimi burada geçirmek istiyor. 

Çok değil birkaç saat evvel derse gitmeme, kendimi odada hafif asosyal bir havada dizginleme hayalleri kuruyordum. Artık kahvenin eksikliğinden midir yoksa içimdeki tembelin haylaz kafasının şımarıklığından mıdır bilmem, bir şekilde sabit kalıp geliştirmektense kendimi daha önceleri alıştığım yönteme devam ediyorum. 

Yani hareketle öğrenme dönemi. Hani çocukluğumdan kopup gelen o yöntemi. 

Sabah Pessoa’yı okumaya başlayınca dayanamadım, içimdeki paylaşma güdüsüyle sağa sola, sağa sola uygun olacak renklerdeki kelimeleri paylaşmaya başladım. 

M.’nin dönüşü anahtar gibi kapıları açtı. Senin baharın uğruna yaşamaktan cayıyorum yazdığım o güzel küçük kadın, şimdi kendi dünyasında kaybolmamak için arka koltukta uyumak istiyor kendi arabasının. Korkuyor. Kendi içinde bunalıyor küçük çizikleri büyük pertliklere yoruyor. Ne demeli ki ona, hayatta yeteri kadar güçlü olamazsa bir sarmaşık sarılması gibi bile, bir direğe saygı duymadan büyüyeceğini. 

Gözlerimin önünde gelenekten gelen ve geleneğe giden bir genç o. Hayallerimdeki temiz halini koruyan ama bakışlarındaki saflığı yitiren. Kelimeleri Özlem’inki gibi aşklı değil ama sıcak, hala, aradan yıllar geçmesine rağmen.

Bugün Birsen Tezer’in bir şarkısını gönderdim ona. Benim ona O kadını tanıştırmamdan bahsediyordu. Nasıl yani dedim. Ne zaman. 4 sene evvel filan. O zaman dedim kendi kendime. Birsen Tezer Özlem’in sandığım gibi bana tanıştırdığı biri değil. Benim geçmişimdeki karanlık noktalardan, karanlık duraklardan biri. 

Gülümsedim. Bana Farid Farjad dinlediğini, aklına pavlov gibi ben geldiğimi söylüyor. Üsküdar’daki evde benim Aşk köpekliktir okuduğum anlara gittiğini yazmış. Anıların bu kadar canlı diri olması ne kadar ilginç. Bazı insanlar dışında hayatımda, özellikle M. için misal, anılar o kadar flu ki. 

Sadece kötüleri hatırlıyorum neredeyse. Ne acı verici. 

Kantinde ona olan ilgimi, dostluğumu anlatmaya çabaladığım onun ise sakin kalmaya ihtiyacı olduğunu, beni görmek istemediğini sessiz sedasız ve duygusuz bir halde söylediği zamanları hatırlıyorum. 

Boş bakan gözlerini, bundan sonra aramızdaki bağın hiçbir zaman aynı olamayacağını hissettiğim o anı. 

Ya da babaannesinde arka karanlık odaya yatak açılırken bana, nedense onun odasına yanında sıvışmak, o polar battaniyenin altında sessiz sedasız uyumak istediğimi hatırlıyorum. Elbette ki cinsellik değildi bu isteğim. Ona sarılmak isterdim. Belki annemlerden uzakta kaldığım için bir sevgi, bir kan bağı arıyordum. Bir yakınlık, bir sıcaklık, bir sarılma güdüsü. O zamanlar sarılmaya o kadar anlam yüklemem de bir garip, bir hazin geliyor şimdi bana. Zaman geçtikçe sarılma eylemini güzel hissettiğim insanlar beni en çok iteleyenler oldu muhakkak. 

Gözlerinin içine bakıp kendi dışlanmışlığı mı hissettim acı acı. O zamanlar geldi geçti. Nedense Özlem’in, M. Ve E.’nin ittirmeleri de sevgiye dair deyip kendimi kandırmıştım hep. O zamanlarda acılıydı tabii bu eylem. Keza hepsi bir kardeş, bir bağ, bir aşktı bende. Çoğunun ateşi söndü, şemdi insanlar içeriye bu güvenli ortamda turistik amaçlarla geliyor. Kendi tarihlerini anlamak isteyen bilinçli gelecek kuşaklar gibi, seyri sefa turlar düzenleniyor. Maksat atalarımızın şaşalı olduğu dönemleri hissetmek.

M.’nin de kaderi Özlem gibi oldu bir açıdan. Kendisine yazılanlardan ya da ne kadar sevildiğinden bihaber yaşayıp gidiyorlar, halbuki M. ona yazdığım şiirleri okusa muhtemelen benden daha da korkardı. Özlem için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, onun daha çok hoşuna giderdi. 

Burada Birhan Keskin kim bağışlayacak beni kitabına şiirler yazıyorum onun için. Adını 10 kuruş koyup basarım belki. Olur da bir gün eline geçerse mutlu olsun diye. Zamansızlığı ve sonsuzluğu vaat etmiş halimle, zamanı yeninden yaratarak, ilmek ilmek sayfalara işleyerek bağlıyorum ikimizi. Beyhude çabaysa da bir şekilde o okumasa bile, ben içimde ona karşı hissettiğim şeyleri dışarı çıkartıyorum. 

Üstelik geçmişteki gibi acılı ya da sancılı değil bu seferkiler. Daha çok ona karşı, karışmamış, kanlanmamış. İnsana bazen bazı duygular geliyor işte. Onlardan kaçamıyorsun. Yazman gerekiyor, emir büyük yerden gelir gibi bu asi ruhum ilginç bir itaat ile elini ayağını birbirine karıştırarak koşuşturuyor. 

Bir kâğıt bir kalem buluyor yazıyor. Pavlov’a da ihtiyacı yok içimin. M.’nin Farid Amca ile beni hatırlaması gibi. İçimde sürekli müzikler, ziller, etler dolanıyor. Bir şekilde bir yerlere saklanmış. Ne olacak benim bu halim bile demiyor içimdeki ses. İnsanlar hayatıma eskiden olduğundan daha anlık girip çıkıyorlar burada. Barcelona’da bu anlık giriş çıkışlarla barışmaya, onları ben de anlık yaşamaya, fazla anlam yüklememeye başlıyorum sanırım. 

Saat daha 4. Akşama kadar da kesin bir şeyler yaşarım. 

Eskisinden daha düşünceliyim artık geleceğime karşı. Bir sonraki bir sayfalık yeri geceye doğru olan Sibel’e bırakayım bari. Hazır buralarda da güneş, İstanbul’da da doğduğum yerde de açmış hurra ilerliyor akşama doğru. 

Onu bilmem de keşke burada biraz daha kalacak yollar bulabilsem. Biraz daha uzak kalsam İstanbul’a ve anılarıma. Bakalım ne kadar mümkün olabilecek, bakalım ne kadar kendini bulabilecek bu küçük parmaklı, erik gözlü hatun. Neyse. Biraz sana şiir yazalım o halde. 

Güneşi Gördüm’ü izledim. Yine Beyoğlu’nun arka sokaklarında, yine karanlık yollarda. Ne düşüneceğimi bilemedim. Türkiye’deki sorunlar insanın içini acıtıyor açıkçası. Norveç’in her şeyiyle güzel bir ülke olması, insanların oraya göçmesini teşvik etmesi açısından film biraz tehlikeli. Daldan dala toplumun pek çok konusuna tuz basması da güzel. 

Ama biraz dağınık. Hem Kürt hem de travesti olan bir adamın hikayesi arkada, bir yandan çocuğun altı kirli diye onu çamaşır makinesinde yıkamaya çalışan kardeşlerin cahilliği. Üzerine diyecek bir şey yok. Ülkem böyle biraz gelişmemiş, biraz kirli, biraz saf, biraz arka sokak.

Yine Beyoğlu’nun Tarlabaşı. Artık ortada olmayan. Şimdi nasıl acaba oralar? Misal Özlem!in evi ne oldu acaba? Gitsem tanır mıyım o kırık lambaları ve cumbalı odaları?

İnsanların yıllarını geçirdiği yerlerden sıyrılıp kopartılması ne hüzünlü. Ben kökü belirsiz, oralarda bir yerde, Bulgaristan’da olan biri olarak, çocukluğumu geçirdiğim yeri de yitirmiş olarak hissediyorum belki de o boşluğu.  

Yürüyoruz işte. 

Bu ülkeye göç eden dedemlerin ekmek parası için mutlu olduğu tarlalardan, siyasetin devrimsel yanından kaçan babamın güvenli limanlarına. Herkes bir şekilde çabalıyor.

Bugün kuzey Avrupa ya da Nordic ülkelerindeki kadın haklarının gelişimi ile ilgili bir yazı okuyordum. Makale diyelim daha doğrusu. 60’lı yıllarda babaların da izin kullanması için sürdürülen çabalar. Bizim burada o zamanlar başbakan asıyoruz. Uğraştığımız dertler hep gerilerden geliyor. Elimizde değil.

Birsen Tezer çalıyor arkada. Jehan Barbur ile ceylan ertemli bir videosu gibi. Ceylan Ertem daha genç, epey esnek hareketlerle okuyor müziği. İlk başta garipsiyorsun, sonrasında isteği gibi söyler canım sana ne deyip rahatlıyorsun. Neyse, nerede kalmıştık. Hah. Paradise! 

Okumak, öğrenmek ne güzel. İnsan oradan buraya fırlatıyor zihnini. Şimdi odada masa lambasını değil de oda lambasını açtım. İçeride beyaz ev ışığı oldu. Öyle deme, sarı masa lambası açık olduğunda içeride müthiş bir hava oluyor. 

Yalnızlık, depresyon, aşk, koku. Her şey farklılaşıyor. 

Şiir yazıyorum misal. Burada sözde duygusuzum diyorum. Ama ne kadar çok şiir yazdım. Yalnızlık sağ olsun. 

Misal yanımdaki aslında İspanyolca çalışma defterimden rastgele bir sayfa açıp 3-4 satır yazayım hatta yazdığım şiirlerden.

Tüm güzel ruhun ruhuma armağan
büyümek denen şey benim için
belli ki senin ruh yaşının kalp yaşına ermesi demek

Herkesin suçlu olduğu dünyada
Varsın tabanca sen ol benimkisiyle

Öyle işte be Sibel. Yazıyorsun işte. Yine kafana göre okuyorsun, yaşıyorsun. Böyle böyle olacak senin de yüzlerindeki çizgiler. Biraz bekleme yılları artık bunlar, iç dünyadaki savaşların birikintilerinde yıkanmak, yıllanmak. 

Okumam lazım, büyümem lazım. Yaşamı tatmam. Bunu biliyorum, hissediyorum. Ama işte, bu beyaz ışık açıkken tepemde, hissettiğim ortam hislerimden ayrılıyor. Arkamdan gelsin istiyorum birisi, sarılsın bana. Öpsün boynuma ben bunları yazarken. Sonra gitse de olur. Kendi işlerini yapsın. Ben karışmam zaten. 

Yeterince bencil biriyimdir bu açıdan bakıldığında.  Erkek ya da kadın fark etmez. Ne olur kalıplara girmeyelim yine. Sevginin pipisi mi var yeter artık diyesim geliyor. İnsan sevilir, babasının ya da annesinin cinsel organını düşünmeden sever onları. 

Bırak allasen Freud’u şimdi. Bu zihinle bu toplumlarda nasıl yaşıyorum bilmiyorum. Kaçıncı cinsiyet olduğum hesaplarını yapıyorlar dışımdakiler. Keşke bir bakteri olsam diyorum o zaman. Kimse uğraşmasa üreme organlarımla, kendi kendime bölünsem, takılsam yani. Virüs de demiyorum bak, öyle yükseklerde gözüm yok. 

Ama mümkün değil işte. 

İnsanlar öbek öbek ilerliyor. Kafam ve bedenim nasıl da büyüyor. Nasıl da açılıyor. Biraz önce aynada kendime baktım. Bu yabancı yaratık kim diye düşündüm. 

Üzerinde İstanbul yazan yeşil bir tişört, gözlerime erikler kaçmış, yorgun bakıyor gözlerim. Tıpkı Aybüke’nin dediği gibi. Muziplik değişmiyor ama insan hem muzip bakıp hem de yorgun olabilir. Ellerimi birleştiriyorum, ikisi bile küçük yan yana olmasına rağmen. Fakir ülkemi düşünüyorum. Fakir geçmişimi. Zengin kalbim ısıtıyor ben. Kim bu içimdekiler, ne zaman barışacaklar birbiri ile? 

Sadece içerideki Sibelleri keşfetmek sana değildi güzel küçük hanım, bana da öyle.