Tao falım aklıma geldi bak şimdi zamanında Ozan’ın baktığı. Şöyle diyordu benim seçtiğim kart, geçmiş zamanların yöneticisi.
İçe kavrayışlı ve derin anlayışlı idi. Anlaşılmayacak kadar derin, onu tasvir etmek için oldukça cesaretliyim. Kışın ırmağı geçen biri kadar ihtiyatlı idi. Dört tarafını komşular sarmış bir kimse gibi utangaç idi. Bir misafir kadar temkinli idi. Eriyen bir buz gibi yumuşak idi. Yontulmamış bir kalıp gibi basit ve saf idi. Bir vadi gibi bomboş idi. Çamurlu bir göl gibi karışık idi.
Kim karışıklıktan berraklığa hareket etmeden geçebilir?
Kim donukluktan canlılığa hareket ederek geçebilir?
Yol’a sahip olan kimse bütünlük sahibi olmaya çalışmaz. Bütün olmadığı için de yılları boyun eğmeden geçirir. İnsanların sevmek için hak sahibi olmayı ya da edip etmemeyi umursamadığı dünyamda yıllanıyorum.
Büyüdükçe ellerimin saçaklanmasına tanıdıklanıyorum. Saçlarımda 2 tel beyaz, içimde garip bir huzur yaratıyor. Keşke uzaklarda O olmasaydı diyorum. Hayatımda çözülmemişliğin hepsini kapatacak kadar geniş ona değin sevgim ve bu sevgi, kendime ait şeyleri görmemde beni zorluyor adeta.
Uzaklarda bir yerde bitmemiş bir hikâyeye sahip olmak, işin neresinden tutarsan tutayım beni bilinmezliğe itiyor. Bir kadın bilinmezlik onu korkuttuğun başka bir kadını bilinmezliğe itiyor. O sırada zamanında aralarındaki bilinmezliği yaratan başka bir kadın çıkıyor ve diyor ki, ah şiir yazasım var, şiir yazasım.
Kendi içimde bir renk, bir hülya saklı.
O’nun kelimelerini özlememek için tüm renklerimi yaşama adıyorum.
Benim falımda Goethe’nin aforizması diyor ki: fiillerde yaşıyorsun, yöntem değiştir.
Belki de düşünmeli daha derin, sevginin bu boyutunu yaşamalı. İçimde bir volkan gibi, derinlerden yankıyan bir dalga gibi, ılık bir rüzgâr sesi gibi, bencilce yaşamalı sevgiyi. Karşındakinin yaşayıp yaşamasını umursamadan.
Çoğumuzun yaptığı gibi. Özlediysen birini o kalbine dokunan özlem duygusuna sarılıp uyumalı. Bir anı geçtiyse kalbinden, o anının detaylarını hatırlayıp onu anmalı, ama o anıyı şimdiki zamana taşımamalı.
Çoğumuzun yaptığı gibi, buna da bir erdem bir sabır bir kontrol bir irade oyunu demeli, yapabildikçe kendimizle gurur duymalı.
Ben de bugün seni düşünüyordum diye cevaplamalı biri sana dokunursa, ama tabiki sana ulaşmak istemedim. Çünkü düşünceyi de kendi içimde yaşamanın tadını çıkarıyordum.
Senin anılarına, senin varlığına bakıp mastürbasyon yapıyordu ruhum. Geçmişim çoğu zaman bal kıvamında, Rus balı kıvamı. Tenime yapışıyor, bir ağda gibi her yanımı sarmış halde, bir sakız gibi saç diplerimde korku duygusu.
Aylarca sessiz kalan insanlar bir anda ortaya çıkıveriyorlar. Benim gibi itilip kakıldıkları için de değil sessiz kalışları.
Gerçi hayata tek açıdan bakmamak lazım. Şimdiye kadar öğrendiğim bir şey varsa, benim itmelerim ile başkalarına benin itmeleri aynı olmuyor. Ben istemediğim için itiyor, onlar ise ben onların hayatında bir şekilde bir tür dengesizlik yarattığım için istemiyorlar. Yani istememe sebepleri farklı tür sevgiden kaynaklanıyor bir türlü.
Şiirin damarımda aşkla aktığı günleri özlüyorum elbette. İnsanlar fiziksel sevginin sarmalanışını özlerler ya da hayat boyu yanında biri olacağı duygusunu. Bir aile, bir aşk, bir anı, bir an. Ben daha kendini.
Şimdi uykum geldi, sabah yani 23 şubatta bir güzel yüzdüğüm için vücudum parça parça yorgunluk dolu. Biraz uyuyup dışarı makale okumaya çıkmam lazım.
Birisinden sıcak kelimeler duymayalı çok oldu sanırım. Bir şekilde beni tanımlayan, hayatta ona ettiğim anlamı duygulaştıran. Bir şekilde hayatına dokunduğumu anlatan.
Herkese bu kadar bodoslama girerken bana teğet geçen cümlelerin bile olmaması ne acı. İnsanlar kendi anlarını paylaşıyorlar, sorularını, işaretlerini, merak ettiklerini, korkularını.
Bir alıcı ve bir verici var.
Diğer bir deyişle iletişim mevcut, akış var. Ben de eskisine göre biraz daha dinliyor, anlamaya çalışıyorum filan. Ama insanlarla aramda kişisel bir şey yok. Kalp masajları gibi attığım mektuplar, bireysel bağ kurma çabaları. Mektuplaşmak denen bağ. Bazen en bencil eylem misali. Yazdıklarını bir şekilde birinin okuyacağın bilmek. Bunu bilmek, insanın o kendi önemli iç dünyasını dışarı açmasını sağlıyor. O kadar çok an paylaşıyoruz ki modern hayat sayesinde, resimler, haberler, olaylar, hisler. Her şey o kısa anlara sıkışıp kalıyor modern dünyanın arkaik izleri arasında.
Sonra canımız sıkıldıkça galeriye girip, eski defterleri karıştırır gibi oyalanıyoruz. Çoğumuz yatmadan önce bir şekilde sosyal medyada eski kırıklarına bakıyor, ya da eski resimlere, bazı mesajlaşmalara.
Artık eskisi gibi bir kaybolmuşluğum yok.
Mektuplara gelince, alıp alıp bir daha okuduğum mektuplar yok. Buraya henüz 3 mektup geldi. İlki Özge’dendi. Spor salonundan çıkıp odaya heyecanla geldiğimi hatırlıyorum.
Sonra Tuğba’dan mektup aldım. Sıcak, güzel, samimi bir mektuptu. Bazı yerlerde yalnızlığımı benzeştirmiş, kendi dünyasını, yalnızlığını anlatmış. Ama duygusal değil, ama kelimelere dokunmuyor.
Sonra Hüsna’dan geldi. Sanırım yeni taşındığı yeri, mekânı, çevresini yazmış. Dediğim gibi günlük gibi bir şey.
Ben nasıl yazıyordum acaba da onlar bu şekilde cevap veriyordu onu da bilemedim. Benimkinin de onlar kadar duygusuz olduğuna iddiaya girebilirim, ama bir şekilde üçünden de farklı olarak içimde yanıp tutuşan kelamlar var.
Erik gözlerimden, ayrıl dişlerimden bahseden birine özlem. Kelimelerin ortaya çıktığı her yerde O’nu hatırlamak benim boynumun laneti gibi. Ve adım kadar eminim ki, ki bu konuyu birazdan açacağım, belki bundan daha derin bir lanet de O’nun boyunda.
Ama neden, nasıl bu kadar oldu bilemiyorum. Ne kadarı zihnimde yaratıldı, keşke bu sessizlik yerine yaşam olsaydı aramızda da bunu anlayabilseydik, ya da ben en azından, ama bu mümkün olmadı. Bir şekilde ya hayatından sildi ya da görmek istediklerinden korkarak uzaklaştı.
Birazdan Fernando Pessoa okuyacağım. Geleceğin belirsizlik ağırlığını sırtıma alıp, öylece yürüyerek Pessoa okuyacağım. Midemin ilerlemesini kutlayacağım. Zorlama diyeceğim her şeye. Zorlama her şeyi diyeceğim kendime.
