An itibariyle Lizbon’a biletimizi aldık. Böylece Pessoa bitmeden sıcağı sıcağına ulaşacağım o meşhur şehre. Tek başımıza yollarda, yine yeniden. Birazdan çayımı demleyeceğim, araya bilet almalar girdi, uzadı iş. Bir şekilde oyalıyor insanı işte hayat. Pessoa’yı okurken kendimi düşünürken buluyorum.
Halbuki düşünmemeyi öğütlüyor çoğu yerde. Saç kurutma makinesini açmışım, midem yumuşaklarda.
Pessoa’nın edebi yanı değil de felsefi yanı etkiliyor beni ara ara. Depresif biri olduğunu söyleyemem, önceden öyle gelirdi. Yıkık dökük, o yüzden daha da derine düşmemek için okumak istememiştim önceden.
Ama şimdi daha yakın hissediyorum kendimi, edebi açıdan neredeyse duygudan yoksun diyebilirim. Kendi iç dünyasını kaza kaza, insana erişmeye çabalıyor ama aşkın o saçma o büyüleyici narkotik etkisini tatmadığı o kadar belli ki.
Kelimelerinden şiir akmıyor. Ama şairim diyor. Demek ki şiirlerini okumak lazım önce yorum yapmadan evvel. Kendi iç dünyasında karanlık bir geliş gidiş içerisinde, kendini karakterlere bölmüş, onlarla barışma sevdasında.
Başarır mı başaramız mı bilmem. 40’lı yaşlarında ölmüş. Şimdi aklımda okuduklarımdan ne kaldı, o bile meçhul. Ah bak ki kendisi ikizler burcu çıktı şansıma. Demek ki içeride bu gereksiz düşünen, satırlarda soğuk cümleler akan, ama felsefe ile yoğrulmuş yalnız adam, düş adamı bizdenmiş.
Gerçi çok aşka bulaşmadığı, fazla depresif kaldığı için kendimi çok yakın hissetmemiştim. En azından kendi içinde gereksiz gerekli derinliğine bir anlam çıktı bir şekilde.
Geçmişi deşen ama onunla barışan bir kadın gibi.
Geleceği bekleyen ama ona yorgun bir adam misali.
Pessoa’nın dediği gibi hayatı uçlarda yaşamaya çabalayan, bunun dışardan maymun iştahlı algılandığı, bazen öyle olan ama bazen yaşlandığımda kucağımdaki taşlarla oynamak için şimdinin boncuklarını düşlediğimi söylemeliyim.
O boncuklardan en eskisi Üsküdar’lı. Bir tarafında acılı bir kendimle savaş, hayatın içsel boyutuma girişleri. Öbüründe sahil, sahil boyunca banklar, banklarda kol kola girmiş iki küçük kız çocuğu. Kendi vatanlarından, ailelerinden kopmuş, birbirine sıkıca sarılmış, birbirini delicesine sevmiş, kendi dünyalarında sınırsız güzelliklerle ısınmış, sonrasında gelmiş, geçmiş. Üsküdar’a metro tamamlanmış, Marmaray kıtaları birleştirmiş ama bu kızları bir daha birleştirememiş zaman.
Şimdi resimlere bakıyorum, sarı kırmızı lalelerin arkasından saçları yer çekimini severcesine ağaç arkasına saklanmış. Sen ki benim duygularımın en saf hali güzel kız, sen ki Üsküdar’a saklı onca anı.
Saatimi çıkarıp, çimenler üzerinde, zamanı istemiyorum artık dediğim insan. Telefonunun renkli kordonuyla gülümsediğimiz. Ve cevap veriyor bana, teknoloji sağ olsun:
Senin kelimelerinde kalıcı olacağım. Seneler sonra bir şekilde apayrı düşse yollarımız, belleğin uzaklaştırsa beni kendinden. Yine de bir şekilde rastlayacaksa bu kelimelere. En güzeli de bu diyor.
Ne demek istiyor anlamıyorum aslında. Sanırım beni hep yazacaksın diyor, seneler sonra yaşlansak da birbirimizden uzak kalsak da birbirimize beyaz saçlarla baksak da bir şekilde kelimelerde beni bende seni bulacağım.
Ona cevap olarak diyorum ki, saman yığını üzerindeki mürekkepsel hücreler evrilirken insan halimize. Bu satırlar bana aramızdakileri hatırlatıyor.
Lotus içinde tattığım kelimesel tutku, M.’de hiç olmadı. Üsküdar gibiydi M. Huzurlu, aşka davet eden, münzevi, kendi içinde bir dünya, keşfetmeye meyilli olduğun her an içimi huzura boğan, ara sokaklarında mahalleli bakkal, manav, balıkçı, kitapçısı olan.
Yerleşik bir yıllanmışlığı barındıran.
İçinde hafif babaanne kokusu ve olanca muska çetrefilliği olan geleneksel samimiyetten beslenen. Sokakları ıslak, kedileri yaşlanmış, çoğu tekir ve bazıları pencerelerde beklentide. Bir türlü ezberleyemediğimm Mimar Sinan Mahallesi tayfası. Gidilecek çok yer yok. Solda Kız Kulesi’nin oradaki çaycılar, hemen çeşmenin orada gemiden bozma bir kitapçı, sağda Mihriman, ışıkları sarı, içinde Mimar Sinan’lı aşklar saklı.
Öyle deme, o zamanlar puslu kıtalar atlası yılları, her şey eski, her şey tasavvufi, M.’ye duyduğum o derin aşk, sonu acılı kopmaları da getirse, bir kardeş bağı, bir Şems ve Rumi ortaklığı, bir derinlik, bir yitiklik.
O’na karşı kelimelerin nasıl yumuşak, nasıl sınırsız, nasıl yordamsız. Beni kırmayan, beni üzmeyen, onu üzmemim ben üzdüğü yılların ardından, uzaklarda beni özleyen, o yılları özleyen, kendi geçmişine gelecek çizen bir kız O.
Kendini arayacak daha yıllarca, yollarda tökezleyecek benim gençliğimin en güzel hali O.
En temiz.
Üsküdar’ın başı kapalı, derin ve manalı yılları. Sabah erken kalkışın hızı. Sabah namazları battaniye altı huzuru, sırtını kalorifere dayayarak ders çalışmanın yatışmışlığı. Seneler O’nu unutturmuyor tabii, her şeyde olduğu gibi, aşkta da fazlasını alıyor, üstünden düşeyazan köpürmüş sütü karıştırıyor, dondurmayı düzlüğü, pirinci bir tahta parçası ile düzleyiveriyor.
Öyledir işte zaman, M. ile bağlanmış kardeşliğimi ayırdı. O’na duyduğum o adını belirleyemediğim, o kararsız, o derin, o iki dünyalı aşkı hayata yaydı.
O’nun bana ihtiyacı kalmadı, keza benim hayatımda tutunamayacak kadar ürkekti bakışları.
Benim O’na bağım koparıldı, keza onun sakin dünyasında, limanlarında durursam özgür kalamayacaktım. Bağlıydım ona ama tutkun olmadım.
O bir sonraki bölümde çıkacaktı hayatımın.
Tarlabaşı’nın karanlık, arzu dolu, kaotik sokaklarından kelamlar fışkıracaktı boğum boğum tutkuyla.
Ve iki tutku birbirini kanata kanata yıllanacaktı şarap gibi.
Ekşi bir tat bırakması ilk aşaması olacaktı. Sonraki kadehlere değin beklemen gerekecekti. Kim derdi ki, zamanın 29 Ekim kutlamalarında sırtımı Beyoğlu’na verip, Üsküdar’da evinde oturan o M’yi izlerken, yazdığım şiirin beni Beyoğlu’na bağlayacağını.
Bu iki açının hayatımdaki en büyük aşkları doğuracağını.
Anadolu yakası bana huzurlu, cinssiz bir aşkı nasip etti. Ulvi bir bağ, yaşarken kardeşim, ölürken ayrılığım olan küçük kızı. Avrupa bana tutkuyu, kelamı, cinsiyetsiz aşkı nasip etti, sonra içinde kendimi yitirdiğim küreklerde okyanusa açıldı boğazdan suya atlayıp.
Boğazdan yüzerek Akdeniz’e…
28 Şubat 2015- Cumartesi.
Collserola, Barcelona
