Grup seks yapmak isteyen biseksüel bir kadın çift, beni çekici bulduklarını söyleyip davet ediyorlar.
Kulağa ilk başta haliyle garip geliyor en basit haliyle. Siesta beni çağırırken düşünüyorum, denesem ya ne kaybederim. Ama sonra içimde garip bir duygu oluşuyor. Bu tip şeylerde öncesi ve sonrası ile uğraşmak daha zor. O anı yaşamak için onca anı feda etmek gibi.
Onlara henüz biseksüel olmadığımı söyleyerek reddediyorum kibarca.
Ama içimden diyorum ki, gerçekten ben neyim? Kadın erkek fark etmeksizin âşık olduğum aşikâr. Ama onlar kadın olduğu için değil olay. O yüzden cinsi olarak algılamıyorum özellikle. Peki nasıl algılıyorum, dediğim gibi mi yani, kelimelere âşık olan, kelimelerde yaşayıp ölen biri miyim ben?
Kelimeler dışındaki halimi ne yapacağız, bedeni misal, şu gezmeyi seven, kelimelersiz yaşamayı da yaşam belleyen yanımı, orası yalnız ve kuru mu kalacak o halde? O yanım için üzülüyorum ister istemez, keza seyahatleri bile yalnız, kösteksiz yapıyor. Feci derecede kendine aşık. Belki de kelimeleri yanındaki o garip bağlı çocuğu böyle kandırıyordur kim bilir. Üzerine çok düşünmek bile yoruyor benliğimi.
Neyse uzatmayayım. Gece Matie ile biraz mesajlaştık. Şu lezbiyen ya da biseksüellerdeki incelikli ruh halini seviyorum. Hatta biraz kendime yakın buluyorum. Bir erkek ile konuşurken, arkadan seks ile ilgili enerjinin sıcaklığının gelmesi yoruyor beni. Ama kadınlarla, kadın ne hissederse hissetsin, bunu erkek kadar ortaya vurmuyor. Bana sarkması mı ya da flört etmesi ‘ucuz’ yollarla ve aynı tek ‘birleş-git’ amaçlı gelmiyor.
Burası da böyle bir yer işte.
Barcelona sınırların kalktığı, her çeşit insan ile tanışabileceğin bir ayrı dünya. Sınırların boynuma kadar geçirdiği bağdan kurtulup, buraya geldiğimde, içimdeki özgürlüğü, sınırsızlığı daha bir özlüyor, daha bir yaşıyorum.
Buraya gelmeden önce bazı insan ve onun şakşakçı tayfası ile yaşadığım sorunları düşününce, insanın aylarını nasıl garip seviyelerde geçirdiğini düşünmeden edemiyorum.
O ‘bazı insan’a kızmıyorum. Benim arkadaş çevrem hemen hemen her zaman onunkinden daha az muhafazakâr olmuştur. Bu da insanı bir şekilde iter, ilerletir. En azından kendisiyle yüzleşmesini geciktirmez. Ben hayatımdaki çetrefilli ilişkiler hakkında konuşurken bana hiç garip bakmadılar. Beni farklı türden seksüellik üzerine düşündürdüler kendimi daha iyi anlayabilmem için. Belki öylesindir, bir şey hissediyor musun diye sordular. Yargılar gibi değil. Hayır dedim. Ben o insanlarla sevişmek istemiyorum, onları sevmek istiyorum.
Herkesin her dönem kendini ikna etmek, yaşamı sıcaklaştırmak, kalbine sarılacak bir battaniye vermek için bir şeylere ihtiyacı olmuştur. Benim gibi tek tabanca yaşayan birinin de zihninde tekrar tekrar yaşanan anılar ve insanlara karşı dipdiri olan duygularla bunu sağlaması garip değil. İnsanları kullanmamı eleştirirdim, eleştirirlerdi. Yazmak için insanları kullanmak, yazmak için parmağı kullanmak ile aynı aslında. Neyi neden suçlayacağız, beni yazdığım, içimdekileri aktardığım için mi kötü insan yapacağız.?
Yoksa yazmak için, kalbimden sıcak bir şey akması gerektiğini ve onun için orada yer alan en ılık yerleri, sıcakmış gibi düşünüp yazdığım için iki yüzlü olduğumu mu?
Ah hayır diyorum, hayır.
Benim gibi yapmayan bir yazan insan getirin bana, kendi iki yüzümü parçalarım. Burada önemli olan, bunu yaparken karşındakinin zarar görmemesini sağlamak, bencil olmamak, çektiğin sıkıntıları ona aktarmamak.
İnsan sıkıntıyı değil, aşkı, sevgiyi, tutkuyu aktarmaya çabalamalı ne olursa olsun fazlasıyla ciddi hayat bu tip aktarımlar için kimseyi germeden, kendi içinde mutlu ve huzurlu olduğu dünyaya gerek yok.
Gerçekleşmesi mümkün olan hayaller kuran insanlardansa, erişilmez hayallerle oyalanan insanları daha az hüzün verici bulduğunu söylüyordu Pessoa. Bu cümleyi, Tuğba’ya söylüyorum.
Hayalleri yaşayan insanların daha etkili olduğunu ikna etmeye çabalıyor beni. Tam tersine yani Pessoa’nın söylediğinin. Pessoa kitabında bir yerde diyordu sanırım. Bir zengin bir adamdan bahsediyordu. Paranın satın alabileceği her şeyi satın almış, hayaller dediğimiz o şeyleri gerçekleştirmiş, ama bir şiir yazmamış hayatında ki o duyguyu anlasın, bir resim yapmamış ki sonsuzluğun düşsel yolculuğunda yüzsün. Mekaniklik benim de midemi bulandırıyor, ikisi arasında kalmış araftaki bir yaratık olarak, Pessoa’nın düşsel dünyayı bu kadar içselleştirmesini de, Tuğba’nın hayalden, şiirden uzak dünyayı bu kadar değerli bulmasını da.
Pessoa’nın dediğine de katılıyorum, gün batımını görmek için illa İstanbul’a mı gitmeli, ya da iç yolculuğunu yapma bahanesiyle doğuya, Çin felsefesine mi sığınmalı.
İçimden bir ses gülümsüyor. Haklısın diyorum, ama bir yandan da Tuğba’ya katılıyorum.
Evet diyorum, gitmeli.
Ama gitmemeli de.
Sırf bu genişlikten ötürü kendi yolumda yürüyemiyorum neredeyse, sırf bu yüzden belki, kendi sesimin tonunu bulamıyorum.
Ama ne kadar çok insan giriyor içime, ne kadar çok insanın ruhları, onların algılarını da anlamaya başlıyorum.
Bazen korkutucu geliyor bazen kendimi en rahat hissettiğim anlar olduğu. Bir şekilde gelip geçiyor galiba.
Derken anlar akıp gidiyor.
Zamanın baskısı altında içimden taştan çiçek çıkıyor gibi geliyor bazen. Plansız olmanın verimli olduğuna inanıyorum bazen kendime bakınca. Zaman yaratılan bir şey çünkü, sonradan içinde uyum sağladığımız bir matematiksel çizgiler yığını değil. Belki de o yüzden, saatsiz uyandığımız dünyanın kendi özümüzü en iyileyeceğimiz günlerin habercisi olacağına inanıyorum. İçten içte tabi.
1 Mart 2015- Pazar. Barcelona.
Mataro, Barcelona
