Bugünün önemi Carlos.
Burada 8 yıldır yasadışı şekilde yaşaya Amerikalı, Kaliforniyalı arkadaş. Akşam 9.30 da Arc de Triumph altında buluştuk. İnsanların tenlerine dokunmakla bir şey kazanılmıyor, artık malum. İçimdeki hormonların nerede ne yapacağı belli olmayan halinden midir bilmem, ilgim nerede nasıl ben bile kestiremiyorum.
Respiro diye bir film izliyordum buluşmamızdan evvel spor yaparken. Koşarken diyelim. Keza uzun zamandır bu kadar uzun koşmamıştım. Yer çekime karşı bu savaşımın sırtımı terletmesini özlemişim meğer. Derken film, mavi en sıcak renktir çakması şeklinde şekillenmeye, iki kız arasındaki fiziksel yakınlaşmanın hafif gerilim tarzıyla şekillenmesi ile devam ediyordu. O anda, içimdeki ne yapacağı belli olmayan şeyin etkisiyle, artık kimse ile eskisi gibi saf ve sınırlı olmayacağımı biliyordum. Artık kafamda cinsiyet sınırı, zamanındaki din gibi, kalkıvermişti. Önümde bu cins bana yasak, bu cins ise doğru olur diye bir algı yoktu, doğam gereği denen kavram zaten yıllardır yoktu. Ama zihinsel engellerim bedensel sınırlarımı belirliyordu bir açıdan. Bir açıdan insanın bedeninin sınırlı olmamasını, ruhun sınırsızlığına saygı duymasına engeller getiren zihinsel normları kırmak da diyebilirim.
Velhasıl, artık önümde belirli bir sınır yok.
O yüzden, toplumun getirdiği sınırlardan yırtılmış halimle, kendimi tehlikeli bir madde gibi görmeye başladım. Kafamda, bedenimde sınır yok. Bu tehlikeli yaratığı, birilerinin ruhsal ya da bedensel yakınına yaklaştırdığımda, elimden kaza çıkması an meselesi.
Filmi izlerken, kızların arasındaki gerginliği, normal arkadaş yakınlaşmalarını hissederken bile huzursuz oldum.
Neydi onların birbirine dokunmasına engel olan?
Bir adam vardı, adam Stefan olsun. Sarah cinselliğini bu adama yönlendirmişti kampa gittikleri yerde. Bizim diğer kızla, odada kalıyorlardı. Alkol düzeyi yerinde tabi. Her şey güzel.
Derken Sarah sanki karşısındaki kız, Stefan gibi tiyatroya başlıyor. Tahrik edici hareketler. Şaka yapıyor diyelim. Bizim kız da devam ettiriyor tiyatroyu.
Ama ben sana âşık oldum diyor sürecin gidişatına uygun. Seni öpmek istiyorum. Sarah ben hazır değilim henüz gibi kızsal tripler atıyor. Ama içinde gerçeği barındıran ağırlıkta.
Derken Sarah, pat diye bizim kızı öpüyor. Yetmezmiş gibi, bittikten sonra da tokatı basıyor. Sana hazır olmadığımı söylemiştim diye kahkaha basıp kendini yatağa atıyor. Şirret diyeceğin, oyunbaz bir tip.
Gıcık olan tipi de kız bana benziyor tip olarak, bazı yerlerde de karakter olarak. Gidip kızı öpüyor, ama ne sorumluluğu alıyor ne de karşısındaki kıza hissettirdiklerini umursuyor.
Filmin sonrası yokuş aşağı drama, gerilim senaryosu diyelim. Filmi bitirdim, duşumu aldım gazlı mide ile INA kafeye beyaz çay içmeye koyuldum. Carlos ile tanıştığımda, aklıma ta İstanbul’dayken aklıma gelen Carlos ile evlenirim muhabbetini içimden geçirmedim desem yalan olur. Hayaller ile gerçekler ne kadar farklı.
Yahu ben ne kadar büyüdüm burada bu 5 ayda, nasıl anlatsam onu bile bilmiyorum bu kemik kırıklıklarıyla büyümeleri. Derken bizim sarışın, mavi gözlü, hafif toplu ama tatlı bir montlu Carlos köşede belirdi. Sakalları şişkinleşmiş, düzgün bir şekilde düzeltilmiş. Yolda muhabbete başlıyoruz. Kendisi hakkında da doğru dürüst bir şey bildiğim yok. Müzisyen, yıllardır burada yaşıyor ve İngilizce öğretmeni. Konuşma devam ettikçe, Kaliforniya’lı bu delikanlının lise terk olduğunu, 140 Euro’ya balkonlu bir çatı katında kaldığını, 8 yıldır burada yasa dışı kaldığını, yaşadığını, büyüdüğü ortamdaki kaosu, yan evinde metilamin pişirildiğini, geceleri sokaklardaki fight club tarzı çete ya da ortamların olduğunu öğreniyorum. Boş zamanlarında radyo dinlediğini, Avrupa’ya gelmek için havalimanında çalışarak para topladığını, Amerika’dayken, hasta olduğu ve yarın ses kaydı olduğu için ballı bitki çayları ile kendini düzeltmeye çabaladığını öğreniyorum. Yolda iki kez tabanca ile tehdit edilerek soyulduğunu ve kadınların ya da herhangi birinin bıçak ile tehdit edildiğinde bir iki savunma hareketi ile ortamdan yırtabileceğini söylüyor. Küçükken en büyük korkusunun, evlerinin tepesinde dolaşan helikopter sesleri ve sokakları tarayan ışıklar olduğunu söylüyor.
Kafamda tam net değil ama Black Mirror’daki sahneler geliyor belli belirsiz.
Derken içindeki o garip yalnız kişiyi görüyorum. Hayatta eğitim ile kirlenmemiş bir beyni. Neden bu kadar eğitim düşünürüz ki diyorum, neden bu kadar gereriz kendimizi. 3-5 öğrenciye ders vererek bir şekilde hayatını geçindiren bu adama bakıyorum. Ablası hamile olduğu için, temmuzda memleketine geri dönecek olan adama. Madrid Barcelona’dan daha iyi bulan, ama daha güzel olmadığını söyleyen. Katalanları pek de sevmeyen adama bakıyorum. Kürdistan!ı soruyor bana. Orada devrim olduğundan bahsediyor. ISID’e karşı savaşmalarını kahramanca buluyor.
Ben anlamam diyorum, insanlar kendi kaderlerini çizmekte nasıl serbestlerse, toplumlar da öyle. Su akar yolunu bulur diyorum. Kürtlerin ayrı bir devlet istemediğini söylüyor, federal yapı istediklerini. He he diyorum. Adı neyse artık, kimse gölgelere gizlenen. İçimde bir tutku duymadan, bir insanı tanımayı özlediğimi fark ediyorum. Gözlerinin içine içine bakıyorum. Bana Bulgar ya da Yunan’a benzediğimi söylüyor. Ah ben göçmenim zaten diyorum. İçimden bir ses diyor, annenler neden utanıp saklamaya çabalarsa çabalasın, sen biliyorsun ki, yollarda olmak, dünyanın piçi olmak senin kanında var.
Aidiyetsizlik, belirsizlik, kaos. Bir köyünün olmaması, akrabalarının kuşaklar geriye kaymadan bile karışmaya başlaması. Boş ver kanı demen boş ver ülkeyi, dini, yeri.
Yaşa işte gülercesine, bir kez eline geçercesine.
Yaşadım da sanırım, yaşıyorum da.
Üstelik çevreme daha çok sarılarak, insanları dinleyerek.
Önceden konuşurdum çok, üstelik konuştuklarımın da felsefe tarih üzerine olmasını isterdim. Şimdi insanlar tanıyorum, onları deşiyorum, hikayeler çıkıyor hepsinden çeşit çeşit, ruhumda hepsi güzelleniyor, hepsi şekilleniyor. Basit, sıradan insan hikayelerinde derin, anlamlı köşeler bulup oradan dönüyorum. Bir roman kahramanı olmak, bir ansiklopedi harfi olmaktansa; bir film çekimine katılıyor, içinde sorular sorabildiğimbir hikâye okuyor gibiyim. İnsanların bu zengin ama bu sığ çeşitliliği hem midemi bulandırıyor hem içimdeki tüm hazsal takdirleri elde ediyor.
Carlos Börek yiyor karşımda. Ucundan tadına bakıyorum. Bir şeye benzemiyor. Aklıma Lotus ile Tarlabaşı’nın ucundaki Kürt börekçisi geliyor. Orada yemiştim ilk, beni ittire ittire sokmuştu oraya. Lezzetli damağımda kaldı. Neden bilmem, o börekçinin hemen yanındaki simit sarayı geliyor şimdi aklıma. Keşke detayları o güne ait yazılsaydı, keşke kendi kişisel tarihim biraz daha dikkatli biri tarafından kaydedilseydi de bu nöron gazisi yaşamım kendine yitik kalmasaydı.
Ama öyle olmadı. Ve ben, o simit sarayında iki özlemlı bir akşam hatırlıyorum. Çocukluk arkadaşım Ö. ile bir şeyler yediğimizi. Neden bilmem, Lotus’un nerede olduğumu sorduğunu, Lotus’un ıslak saçları ile elinde çiçeklerle yanıma geldiğini. Ne hissediyordu da gelmişti bilmiyorum, onu orada nereye saklayacağımı şaşırmış halde utandığımı hatırlıyorum.
İki kadın karşımda, biri ıslak saçları elinde çiçek buketi karşımda. Islaklığı benim kutsalımdır, kendisi kurak topraklarıma özlemdir, o ayrı, ama diğer elindeki çiçek buketine bir uzaylı kadar yabaniyim, garibim, o bilmez tabi.
Ben çiçeği yaşamayı severim. Ne duvarda kâğıt ne elimde buket anlamlı gelir. Gerçi sanırım bir yerden papatya toplamıştı, içinde nasıl bir his vardı, yanıma koşa koşa gelip onları verdi, nasıl çıplaktı bana karşı, insan o zaman fark edemiyor tabi.
Kim bilir nasıl çekingen, utangaç hatta dışlar gibi davranmıştım, yanımdaki arkadaşımın garip mi bu kız, ne iş bakışlarına cevaben. O gün o şey bana ne hissettirdi yazmadım tabi bir yere, ya da şimdi ara da bul. O yüzden geçmişte kopuk bir anı o an, ama içime ne zaman gelse, içim bir eriyor, kötü oluyorum. O küçük saçları ıslak, üzerinde o kısa kahverengi soba kokan montuna sıkı sıkı sarılsam. Ama geçmiş değişmiyor işte. Biz onu hayallerimizde gerçekleştirmeye çabalıyoruz yeniden.
Gerçi öyledir genelde, psikanaliz bile seni geçmişe, o ana götürüp içinde kalanı yaptırmaya çabalamaz mı? Ben bile acaba Lotus ile yakınlaşmamızın üstüne saçmalamasaydım, içimde dağılan şeyleri toplayabilseydim, şimdi nasıl bir hayatım olurdu diye düşünmeden alamaz buluyorum kendimi.
Kendi kendimin Freud’u olmuşum, bir de diyorlar ki sen nasıl gamsız oluyorsun diye.
Diyesim geliyor haykırarak, her gün savaşarak, o yattığım yerden, tüm dünyaya değin.
Neyse, konumuzu saptırmayalım. Börek denilince aklıma Lotus ile yediğimiz Kürt böreği geldi haliyle. Oradan devam edeyim.
Sonra ayrıldık bir şekilde Carlos ile. Bir insan daha tanımış olmamın güzel sıcaklığı içinde bisikletimle yurduma döndüm. Sıcaktı her zamanki gibi. Gözlerimde uyku vardı.
Ama dayanamadım Lotus’a bir iki şiir yazdım yine. Hatta o kitabın içine artık dinlediğim ve hoşuma giden müziklerle, malum filmleri filan da yazacağım sanırım. Şiir kitabına şiir kitabı ekinin ötesine geçiyor biraz daha. İki kişilik küçük kişisel günlüğüm oluyor. İkimize dair. Her ne kadar Lotus bir gün eline bu kitap ulaşırsa ilk başta burun kıvırsa da içinde kaybolacağına eminim. İçimden bir ses, öldükten sonra ulaşır mı acaba diye düşündürüyor beni. Belki de o şekilde düşünüp yazsam, vasiyet denen şeye ekleyebilirim.
O kızı bulun ve bu kitabı ona verin, hatta zarfı, paketi verin, vasiyetimdir.
Aslında onunla ilgili tüm yazdıklarımı toplayıp, ona bizzat ulaşacağından emin olacağım şekilde vasiyet edeyim.
Gece gece nasıl da drama doluyum. Kendimi öldürdüm, vasiyet yazıyorum. Kitaplarım da ona kalsın o zaman. Hatta bütün yazılarım da. Nasılsa bir yerde sinirlenir okuduklarında, yakar hepsini. Kitaplara kıyamaz diye de düşünmüyorum, atıverir çöpe, hiç acımaz. Böylece kendime ait üç beş satırdan oluşan kişisel tarihim de hayal olur, karışır topraktaki solucanların milimetrik beyinlerine.
Sahi ben ne zaman öleceğim ya? Midem ile alakası olmasın diye geçiriyorum içimden. Özge ile yazışırken bugün, yerçekimin azalması (aslında tam olarak böyle değil açıklaması ama devam edelim) insanın düşüncelerinin azalması arasındaki bağdan konuştum. Yüzerken misal, düşünmediğime ve zamanı yitirdiğime. Neredeyse. Sonra neden bilmem yerçekimini hissetmediğimiz bir anda ölmek isteği doğdu içime.
Torpilliyim ya, uykumda sessiz sedasız ölesim geldi. Nakatavari.
Nerde bizde o şans. Ikına ıkına ölürüz iyi mi. Şom ağızlıyım, pat pat.. Tamam vurdum üzerine.
Dayımın evi geldi bak aklıma şimdi. Yerdeki kahverengi halı kaplamalar. Dün rüyamda Nazife ablayı da görmüştüm bak. Detaylar yalan olmuş, boşlukta kızarmış patlıcan gibi kızarıyor. Patlıcan deyince aklıma şu Mont Blanc gezimizdeki kızarmış soğanlar geldi. Ne güzeldi ya, közde patlıcan gibi. Bir de aç karnına ekmeğe, kızarmış tercih, domates sürterek biraz da üzerine zeytinyağı. Allah. Insanına ne kadar tatlı geliyordu meret.
Burada şimdiye kadar, yemeklerden zevk alabilmeyi öğrendim ilk olarak. Keza midem sağ olsun, bir patatesin bile ne kadar kutsal olduğunu hatırlattı. Nasıl lezzetli. Dolayısıyla sağlığın kıymetini.
Evet, evet. Klişe ama gerçek. Anladım. Sonra yalnız kalmanın vazgeçilmez hafifliğini, büyümenin egemen kokusunu duydum. Pessoa’yı okumaya devam ettim biraz. Kendi içinde acılı, karanlık yıllar geçirerek gitmiş adam. Kendi günlüğünü bile Soares ile yazdırmış.
Bana Pavese’nin Yaşama Uğraşını aklıma getirdi. O satırları okurken, zamanında, abimin arabasının arkasındaydım. Ölümünü bekliyordum basit bir şekilde Cesar’ın, ama aklıma nedense Lotus gelmiyordu.
27 Şubat 2015- Cuma.
Putxet, Barselona
