Bugün yüzdüm.
Boynum da ağrımıyor. Eskisi gibi de acınası halde değil omuzlarım. Her şeye olduğu gibi yüzmeye bile alışıyor insan.
Balığımı, avokadomu, muzumu, tavuğumu yedim. Tuğba ile güzel bir muhabbet eyledik. Birbirimize iyi geldiğimizi düşünmeden edemiyorum.
İstatistik çalışmam lazım bu yazıları zor zar yazdığımı duyumsuyorum.
Tuğba burada kalacak galiba. Ailesi kal istersen, master parası neyse ödeyelim moduna girmiş. Bizimkiler böyle düşünecekler mi günün birinde insan düşünmüyor değil. Ama onun bu giderayak hareketleri ben de bir şekilde zorlamaya neden oldu. Acaba ne yapmalı, nasıl harcamalı zamanı.
İspanyolca öğrenmem lazım, onu biliyorum. Konuşabilmek istiyorum, ama tembelliğim paçalarımdan akıyor adeta. Ah duygulardan sıyrılmış hissediyorum kendimi.
Bazı geceler Birhan Keskin’in şiir kitabının içine şiirler yazıyorum Özlem’e. M.’ye onun hakkında yazdığım, ama ölülerle iyi öpüşülüyor, edebi aşkım gibi cümlelerime kızışı aklıma geliyor. Kalbini kırdığını anlıyorum ama düzeltecek enerji bulamıyorum. Böyle uzaktan bazen kaçak oynuyorum. Galiba biraz da artık beni hayatında gerçekten de istemediğine kanaat getiriyorum.
Bir insanın seni sevip sevmemesi önemli değil bu konumda, önemli olan artık seni istemiyor olmasını kabullenmek.
Bazen takdir edesim geliyor bu kararlılığı. Azıcık örnek alıyorum yer yer.
Yine de konuya dönersek, bazı geceler zamanı durdurmak için şiirler yazıyorum.
Saçma bir duygusallık çöküyor üstüme ister istemez. Keza, bir gün O’nun eline geçer düşüncesiyle ona yazıyorum. Sapıkça belki yaptığım.
Ölüye tapınma gibi. Olsun diyorum, ölüm hayatın bir gerçeği. Bunlar kalanlar için ölene dair anılar, içimde bir şeylerin diri kalmasını sağlayan.
Her ne kadar yaptığım şey bazen, ölü cenini rahmimde taşımaya benzese de bazen içten içe beni zehirlese de için için hoşuma gidiyor sanırım bu duygu. Ama eskisi gibi diri değil içimdekiler. Zamana yenik düştüğünden değil. Kırgın olduğundan. Yorgun olduğundan. Fazla ve gereksiz çıplak kalmışlığımdan.
Neyse ki geldi geçti o günler.
E. ile dün kakara kikiri yapıyoruz, iki egolu insan olduğumuzdan kakara kikirilere gülmüyoruz bile. Ama olsun diyorum. Bak, arkadaş kalabildin işte. Kadıköy’deki o balıkçıda ne kadar kötüydün, hani sahilde Kadıköy sahilinde, ucuz eriyen büzülen plastik bardaklarla çay içmiştiniz amcadan alıp. 1 lira mıydı, daha ucuz muydu meçhul.
O gün sana, senden ayrılmak istediğini söylemişti. Üşümüştün. Eylül müydü? Sanki öyleydi Sonra tamam demiştin.
Kokoreç yemeye gitmiştiniz. Nasıl zor geliyordu sana arkadaş kalabilmek. Nasıl imkânsız. Üzerinden 2 sene geçmiş, şimdi sen Barcelona’da o İstanbul’da. Gönlünde kim bilir ne duygular ne kırgınlıklar ne kırıklar oluşmuş.
Ah güzel insanlar, korkularınız çirkinmiş sizin. Ne demeli. Geldiniz geçtiniz, güzel bir bahar sabahındaki gün doğumu gibi. Şimdi burada, büyüyen duygularımın üzerinde oturuyorum. Baksana büyük büyük cümleler kuruyorum.
Gelecek planları yapıyorum.
O duvarına postitler yapıştıran, yatağının kenarında boş şarap şişeleri olan, ruj izleri gölgesinde uyuyan o genç kızdan ne kadar farklıyım, ne kadar aynıyım.
Yine duvarımda postitler var.
4 tanesinde İspanyolca kelimeler yazıyor.
Ayudar, contestar, gastar, somos, es, son, saludar.
Diğer büyük olanını İspanyolca kitabının son sayfasından koparmışım.
La clave de los ejercicios diyor.
Baksana küçük kadın, artık duvarında fotoğraflar yok. Artık şiir dolmamış odan, nefes almıyor bereket tanrıçası ki odası alsın, değil mi Lotus?
Gerçi Lotus, sen de nefes almıyorsun o da ayrı. Boğuluyorsun orada, ta buraya geliyor kokusu ezilen damarlarının, kırılan taç yapraklarının.
Sağıma bakıyorum. Ah gözlerim nasıl yorgun. Sağımda mantar bir pano var.
Üzerinde Tuğba’dan gelen kağıtlar. Bisiklet, mutlu yıllar, Pamuk’un kartı ve mide ağrılarıma hatıra marullu fotoğraf. Karaköy’den. Sonra horozlu fotoğraf. Tuğba’nın bana Tokyo’dan getirdiği.
Sonra Picasso’lu foto. Louis in hediye ettiği. O değişik geceden hatıra.
Sonra Hüsna’nın noktaları birleştirerek bana benzettiği o sarı kâğıt. Anılar lar lar.
Ve Leuven’den aldığım modern bir bedende antik bir ruh olarak yaşıyorum diyen adam. Bir kartvizit. Bir gül. Brezilyalı ile seviştiğim günü hatırlatan.
Boş bir şişe. Şarap. Kalanları atıldı.
Ayakları boşlukta sallanan pinokyo.
Öyle işte. Ne kadar çok Tuğba var odada. Şimdi fark ettim.
Ama Lotus sen yoksun dostum. Sen bu odada yoksun.
Tek duvarı mavi boyalı bu odada, hiçbir yere yakışmazdı ruj izlerin, öpücüklerin. Şimdi düşündüm de Birsen Tezer haklı.
Beni yoldan sen çıkardın, ateşlere attın, sonra üstüne ziller çalıp oynadın.
Dur açayım bari. ‘Beni birileri yakacaksan ille de sen yak!’
Efkarlandım bak. Aha açtım. Ülen yine geldi konu sana zalim kadın. İnsanı yoldan çıkartır, sonra yolcu ederken bile var olmazsın. Sana ben kızmayım da kim kızsın. Üstelik yoktur sana karşı kinim, ama kızgınlığımı paket paket biriktiriyorum bilesin.
Neyse.
Odam yok artık bildiğimiz üzere. Odalarda takılıyorum.
Kocaman abla oldum. Hemen dönmek istemeyen bir abla. Buralarda kalmak istiyorum. Burada kalmak. Buralarda, bu yakada. Önceden hayal olan şeyleri yaşıyorum çünkü. İçimdeki Akdeniz’e maviyi koyuyorum.
Umut duymadığım, olmasa ölmeyeceğim şeyleri. Seviyorum çünkü burada olmayı. Hasta olmadığım zamanlar ayaklarımı yere basarken mutluyum. Öğreniyorum. Her zamanki gibi düzenli yaşamıyorum.
Her zamankinden daha fazla seviyorum kendimi. Her zamankinden fazla diyorum kendime, saygı duy, sev. Gülümse. Kendine biraz zaman ayır. İnsanların sana dokunmadan sevmelerine izin verme.
Ah salça kazanları aklıma geldi.
Ben güzel bir çocukluk geçirdim. Yanı başımızda, hemen apartmanın yanında salça kazanı kaynardı. Beni özellikle çağırırdı girişteki komşumuz. Önce ekmeğe yağ sürer, sonra salçayı, bana uzatırdı.
Şımarırdım çok. Beni bilirdi, severdi.
Ah o sevgileri seviyorum bu akşam en içten kalbimle. Sonra sizinkilere bakıyorum.
Kirlisiniz, biliyorsunuz değil mi?
Sevgiler içinizde kirleniyor. Bakmayın benim dengesizliğime, ben büyüyemeyen bir çocuk, ben kelimeleri acımasız bir cellat, kendinden kaçak bir yolcu, ama kirli değilim.
Kirlenmedim efendim ben, kirli olamadım.
Ama sizi seviyorum. Sizin beni sevmenizin yerine de.
Zaman daralıyor güzel insanlar, geç kalıyoruz işte her şeye. Erken kalkamıyoruz ama erken davranıyoruz çoğu zaman.
Bugün aldığım 2 euroluk koku, bambu çubukları.8 tane. Koku bur bur yayılıyor. Yasemin kokusu sarıyor etrafımı. M. beni görmek istemiyor. Ki O çiçek kokar.
Ah Birsen ne tuhaf diyor.
Aklıma Lotus’u gördüğüm geliyor. Daha doğrusu onu görmek için Kanyon’a gittiğim gün. Oraya gideceğini anladığım. Neriman’ın da şans eseri beni çağırması oraya. Benim apar topar heyecanlanarak gitmem. Neriman’a çaktırmamaya çalışarak Starmucks2a oturmamız önce.
Belki Özlem oradadır diye heyecanla sağa sola bakınmam. Bir şeyler okumaya çabalamam. Neriman’a bir şeyler yazmam. Kırmızı kâğıda. Saklıyormuş hala. Allah’ım nasıl heyecanlıydım O’nu göreceğim diye.
Sonra Birsen çıkıyor sahneye.
Etrafa bakınıyorum. Yok.
Sahne arkasında laflıyoruz.Daha iyi görüş alanı bir yere geçmemiz lazım diye düşünüyorum, üst kata çıkıyoruz.
Kot kumaş ceket. Garip bir bakış. O’nu uzun kemikli ellerinden tanıyorum. Heyecanlı heyecanlı çırpıyor onları avuçlarınca alkışlarken. Ellerini dua eder gibi birbirine birleştirip yüzüne götürüyor.
Heyecanlı. Ah heyecanı bana geçiyor. Acaba O mu? Aşağıda belli belirsiz. Çıkık göğüs kemiklerinin gölgesini arıyorum. Ah hayali kadın diyorum. Ah bu da mı hayal?
Yanımda Neriman heyecanımı anlıyor. Ne düşünüyor bilmiyorum. Aslında o anda yanına gidip sarılmak, koluna girmek istiyorum. Sonra bir an bana, yukarı doğru bakıyormuş gibi geliyor. Ama bilirim, paranoyağın tekiyimdir. Bana öyle geldi herhalde diyorum. Hatta O mu değil mi anlayamıyorum bile. Heyecanlanıyorum.
Aslında sevgi değil belki de bu, rüyayı hatırlamak gibi bir şey. Her şeyin iki yüzlü olduğu bir dünyada. Özlem bile iki yüzlü halbuki. Ne kötü. İnanmak güzeldi O’na. Birbirimizi anlama ihtimalini sevmek.
Ama saçmaydı. Uzaklar vardı, aramızda, koca denizler, okyanuslar hatta asırlar.
Ut sesi geliyordu kulağıma, ah bilgiler sarıyordu etrafımı. Ah bilgiler, ah kağıtlar, ah yazarlar. Ah’ların ağaçlarına bırakıyorum açamamış çiçeklerimi. Sanki teker teker dans etmeye çağırıyorlardı beni. Kimsenin kimse üzerinde egemenliği olmadığı danslar.
Ve ben işte o zaman kendimi bırakıyordum müziğe ve akışa.Dallara ve bahara. Ama hayır. Sibel çok zayıf kalacaktı sevdiğinde, sevmediğinde ise sevilecekti. Sevmemesi sevmemek demek değildi, sevmemesi isimsiz sevmesi demekti. Ve muhtemelen, onun isimsiz sevmesini sevecekti tüm onu sevenler.
Ah Sibel, nerde yaşıyorsun sen. Hala hayal eylemler, hayali kahramanların. Çoğu öldü, çoğu evlendi çoluk çocuğa karıştı, çoğu bitlendi o çöl yollarında dudaklarında çatlaklar, gözlerinde seraplar unuttular kendilerini bile.
Ama öyle böyle değil, ne kuvvetli bir yasemin kokusu bu!
Güzelse güzel davranacaksın diye bir kadın. Uzaklarda. Elleri tenimde ılık bir Akdeniz gecesinde, yasak kokulu yasemin baharında. Ev yapımı şarapların gölgesinde, arzunun berisinde. Neler vardı kafanda acaba, neler vardı gönlünde. Ne kadar günahkârım acaba? Şarap içip seninle sevişmek istediğim için şimdi? Küçük bir çocuğa çikolata nehri gösteren sen ne kadar aksın bu dünyada?
Sakin dünyamda seni bıraktığım o geceyi hatırlıyor musun demek istiyorum. Hani sabaha doğru gelip yanına yatmıştım. Ah nasıl sıcaktı kalbin o zamanlar, şimdiki gibi ölüm kokmuyordu yokluğun. Bırakıp gitmek nasıl zordu seni. Ama kendimden de vazgeçmiyordum. Bunu biliyordun, biliyordun, bilmen daha da yaklaştırıyordu beni sana, seni bana.
Ah İstanbul’u sana emanet edip gitmemeliydim. Koca şehir anlıyor musun? Sadece Taksim olsa iyi. Silip atarsın ecnebi mühimmatı damarlarımdan.
Basit yazmak istiyorum buraya. Basit yazdıkça atar damar gibi kesik kesik akıyor cümlelerim.
Deli gibi hissediyorum kendimi. Daldan dala çoban çeşmesi.
Ama olsun, basit yazdıkça zihnim nasıl çalışıyor onu görüyorum en azından.
Kahkahalı gülesim var. Ama buraya nasıl yazılır kahkaha acaba. nihahahaha mı desem dipçik delikanlı edasıyla.
Ah Özlem. Bazı günler bir değişik geliyor dünya bana. Bir değişik geliyor dünyadan sana ait anılar. Acaba o zamanlarda beni mi düşünüyorsun da böyle bir yoğunluk, böyle bir acımasızlık, böyle bir sevgi kaplıyor ruhumu sana değin?
Ah acımasız kadın. Benim acımasızlığım daha derin biliyorsun değil mi.? Sana seni gösteremiyorum. Halbuki görmek isterdin biliyorum. Görmek isterdin işte. Biliyorum sevgimi bende, kendimde, kendime yaşadığıma kızardın. Karşılıklı yaşamak isterdin. Ama yapamadım. Korktum sanırım sana vermekten kalbimi. Erken ya da geç kaldım. Of yine dramaya bağladım. Saçma saçma saçma. Tamam. Ihım. Düzeliyorum. Nerede kalmıştık.
Balıkesir! Ah özledim. Ama senden çok Akdeniz’i özledim, kusura bakma egeciğim. Akdeniz daha iyi sarılıyor bana. Hem değil mi orada çok aşk gömülü. Bazıları bana ait hatta.
Saklı eski yitik kentlere.
Tık tık tık.. Tahtaya vuruyor hoca.
Dikkatiniz dağıldı yine. Konuya odaklanamıyorsunuz. Gece yarısı oldu. Yine kaytardınız. Tüm gün lak lak yaptınız. Sırtınızda gelecek yükü, gönlünüzde kuru gül yaprağı renginde geçmiş. Yürü babam yürü. Konuş babam konuş.
İstatistiği sevmiyorsunuz biliyorum ama bunu geçmeniz, anlamanız lazım. Yoksa geçemezsiniz sınıfı, vallahi acımazlar bak, aramızda kalsın gözünün yaşına bakmıyorlar. Ne kadar para vermişsin, geçmişinde kaç sikke yıldız varmış, umurlarında değil.
En azından 3 haftadır alkol içmiyorsunuz. Kahve de. Bravo size be! 2 kez de yüzmeye gittiniz. Vallahi bayat bir hayatınız yok. Tebrik ediyorum sizi. İrade sahibisiniz. Özlem’e bile aylardır mail atmadınız.
Ölüp gideceğiz, hiç kasamam o kadar kendimi. Yıllardır böyleyim ben. İşine gelirse, yoksa iradedir, yok disiplindir, yok deneyimdir hiç dinlemem tuşun kapatırım, susuverirsin.
Yeşil elma kokusu sarar sessizliğini. Hiç acımam.
Insan yeşil elma kokusunda hiçbir hüzün hissetmez. Kendi yokluğunda gri gri gülümsersin.
Kimse görmez.
