10 sene evvel yazdıklarını okumak istemiyorum diyor. Gına geldi geviş getiren döngülerden.
İki kaşımın arasına dikey çizgi koymadan dinliyorum. Kendini mıncık mıncık ettiğin bir hayatın varsa, sana dair bir şeyler denilirken ruhun botoks yemiş gibi oluyor. Şaşıramıyorsun, hissedemiyorsun, cevap bile veremiyorsun.
Herkesin “hayırsız bu” dediği bir evladını sever gibi sevebilir misin geçmişini diyemiyorum. Çünkü hayır gelmeyince insan babasını bile takmaz, biliyorum. İnsan, artık işine yaramıyor diye, şah damarına en yakın aşkları bile kesip atabiliyor, görüyorum. Alıp da vermeyişlerli ilişkiler içinde, hafızasını unutup öyle narsist bir kral olur ki, tanıyamaz kendini diyesim geliyor, ama susuyorum.
Onun yerine kendi ile dost olan herkes ile olmuştur diyen Seneca’yı okuyorum.
Karşımdaki Palyaço bana bugün stoaci filozofların kendileri ile savaşlarından bahsediyor, zincirlerinden özgür kalmış Epiktetos hikayesini anlatıyor. Marcus’un hocası idi bu tırnakları ile hayatını kazanan adam diyor.
Evet diyorum.
Ben de geçmişimi kendi kölem ve kendi sahibimmiş gibi seviyorum. Zinciri ve tırnağı ile birlikte. Özgürlük müydü arzum yoksa kölelikten kaçış mıydu yaşam demeden.
Kendi piçimmiş gibi seviyorum eskiden gelenlerimi. Şimdiki zaman, beni becerenlerden mi geldi yoksa benim onlara isimsiz ve arsız gecelerimden mi, bilmeden.
Verimli bir toprak gibi, bitmeyen kuraklık gibi seviyorum o gına getiren yanlarımı. Gevişlerimi birer bereket gibi yeniden veriyorum doğaya. Üzümü yiyor ama bağını sormuyor dostlar.
Onlara, toprağın o kıpır kıpır solucanı mıydı bereket;
yoksa çatlayan tarlaların suya özlemi miydi aşk? diye sorasım geliyor, susuyorum
Kendini ve sendekileri kaosa içre bir evren gibi,
hücrelerine değin ve zamansızca sevebildin mi? diye bakasım geliyor, susuyorum.
Kimin o satırlar, o aşklar sahi? Oradakiler kimin arsız yolcusu oldu ve oluyor, bilmiyorum.
Onlar da bilmiyor.
Ondan olacak işsiz ve ıssız gecelerde gelip bahçeme bir kilisenin bahçesidir bu diyerek bırakıyorlar kangren sanrılı yerlerini.
Geçmişi sen sevmesen de olur diyorum o bahçede beklerken. Köle ve efendi, ana ve piç, bereket ve kuraklık olarak ben onları severim.
Onları sen dinlemesen de olur diyorum dostlara, kuşların cıvıltısı belki herkese müzik değildir.
Tam bu anda, kaşlarımın arasına bir çizgi beliriyor.
Gülümsüyorum.
Güzel olan herkese aittir diyen Epikürüs’ü konuştuğu yerinden öpüyorum. Kötü olan ise sahibine aittir diye fısıldıyor gözlerime.
