..

Sintropik yalnızlıklar

Sintropi diyor kadın. Çokca ‘tükenmiş’ bir sendromun içinden kendini üretebilmek için çoluğu torbayı bırakıp yola çıkmış. Herşeyin düzensizliğe, kaosun gizeme dayandığı entropinin fiziksel çekiciliğine inat, sintropi diyor. Şeylerin bütünsel anlamını ikiye bölüp, bireyselliğin ruh kesen sınırlarını törpülemek istiyor.

Üstü başı kesik içinde, gözleri kan kırmızı.

Masada Kuzey’in çiftçileri var. Ya da kendi marulunu kendi sulayan insan sınıfı. Yemeğe bir ‘boş zaman’ lüksü gibi değil; bir çocuk, bir tanrı, bir uzuvcasına dokunuyorlar. Ellerine toprağa nasırlaşmış yıllar nasıl da yakışmış. Bıçaklara kesiği yasak etmiş bir koparmayı yeğliyorlar.

Duyguların beden ve ruh gibi ikililiğini unutmuşlar.

Mumun titreyen ışığında, bir ağacın yüzyıl önce ölen köklerinin bize nasıl basamak olduğundan, canlıların cansız halleri ile nasıl bir içrelikle eridiğinden bahsediyorlar. Bizim yüz ekşittiğimi bulamaçlara organik övgüler diziyorlar.

Böyle anlarda insan üstündeki kıyafetten, saçındaki kremden, ayağındaki potinden utanıyor. Ten bile ağır geliyor nefes alırken. Bir marul ile ölü iki ağaç kökü arasında, çiğleri yeni düşmüş toprağın üstüne, çırıl çıplaklık soyunup uzanmak istiyor sadece. İçinde yaşarken çürüdüğümüz kimliklerimizden arınıp, arsız bir sessizlik içinde edepsiz bir oluşa doğmak istiyor.

Bir yudum nefes daha alıyorlar aynı anda.

Sintropi diyor Hollandalı kadın. Çürüyen odunlardan, ottan-boktan ve yaprağın en çok kokan koyuluğundan üremiş o marula bakarak gülümsüyor.

Birlikteler çünkü. Bir ayin misali toplandıkları masada ürettiklerini yedikçe konuşuyorlar.

Koku maddeye siniyor her hece ile. Lezzet dokunuyor damağa. Doğanın içinde, yeşile içre ve maviye özlemli tansık bir gecede, bunca insanı bu masada birleştiren şeylere fısıldıyor kadın:

Birlikte diyor. Ne mutlu ki bize, hep birlikte ve yalnızdık o gece.