İspanya ve Portekiz Avrupa’nın eski arsız çocukları.
Arkalarına Kelt ve Roma mirasını alıp dönemine göre gelişmiş karavellerine binip yeni kıtalara gittiler. Korkusuz, aç, meraklı ve dindar bir ahlaksızlık içindeydiler. Hep denediler, hep öldüler; bazıları gittiler, bazıları döndüler. Haliyle onları durdurmaya ne Atlantik fırtınları ne de İskorbit yaraları yetti. Sömürdüler, köpürdüler, köleleri çalıştırarak öldürdüler. Beyaz adam mitine en ağır öncü hikayeleri onlar ördüler.
Artık kocaman oldular. Ama görgüsüzce yaşlandılar.
En çok sanattan damalarından kırıştılar ve genç kapitalistlerin yanında giderek daha da fukaralaştılar. Haliyle çok asır geçmedi, Batı’nın yeni ‘gençleri’ tarafından dışlandılar.
Şehirlerinin Okyanus’a yakın olanları ise bu olup bitenin adeta yıkık müzeleri halinde kalakaldı. Ama öyle Floransa gibi parlak sütunları, şaşalı sembolleri ya da mermerde rekabet halinde olan traşçıları ile açık hava müzesi formunda değil. Mediciler gibi her daim genç ve renkli kalmak isteyen kurnaz burjuva sınıflar yaratamadıkları için taş binaları modernizm içinde çürümüş halde. Zamanında maceracı tüccar-denizcilerin ve kölelerinin öbek öbek gemilere bindiği Vigo, Bilbao, Santander, Porto gibi limanlar, şimdi kocaman örümcelikli sanat galerileri ve gel-gitlerden yorulmuş balıkçı kasabaları ile bambaşka bir hikayeye dönüşmüş durumda.
Yine de Okyanus, Kuzey’in terk edilmiş kasabalarında en büyük ‘burjuva’ olarak eserlerini bırakmaya devam ediyor.
Muxía’nın Bakire Meryem’in Gemisi Tapınağı’nın önündeki kocaman kayalara oturunca, zaman puslu bir grilikte martılarla aynı kanatta akıyor. ‘Dünyanın sonu’ dedikleri Finisterre’deki deniz fenerinin dibinden karşı kıtaya uzanan ufuğa bakınca insanın içine merak doluyor. Porto Limanı’nın bilinmezliğe açılan kuytusundaki bir gemide dalgalar seni içine çekiyor. Çekilmiş okyanusun yosun izleri arasında bir gitar bir sandalyeye oturmuş ona dokunacak elleri bekliyor. Sırtını sana dönmüş bir yunusun izinden yeni kıtalar ve yeni insanlar keşfetme arzusu doğuyor.
Mavi, okyanusun rengi oluyor; gel-gitleri yaşlı bir bilge gibi sakinlikle izliyor. Demirlere sarılan pasların turuncusuna ufku baştan sona boyayan gün batımları eşlik ediyor. Dalgaların sahile vuruşu, milyon yıllık bir beste yaratırken, melodileşen kayalar üzerine oturan bizlere an içinde Okyanusya eserlerini izlemekten başka çare kalmıyor.
Ailelerin müzeleştirdiği şehirlerden uzakta, doğanın yaşayan renklerinin içinde sanki yeni bir çağ başlıyor.




